Posts Tagged ‘Fuzuli’

23
Ara

Fuzûlî’den Dört Hayâl-Engîz Beyit

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Bu aralar, zaman zaman Fuzûlî Dîvânı’nı okumaya çalışıyorum. Yok öyle değil; aşkın ve ızdırâbın  tatlı bir alevle hissedildiği mısralarda bir yandan da hayâl inceliklerinin hayret ve haz verici ufkunda seyahat ediyorum. Az evvel okuduğum bir gazelinde Fuzûlî’nin arka arkaya gelen şu beyitlerinden her birini okuduktan sonra adeta “hayret ilen parmağım dişledim” ve bir daha: “Şiir bu, üstâd bu!” dedim. Bu dört beyit ve günümüz Türkçesi’yle ilk anlamları şöyle (köşeli parantezde “[]” verdiklerim, beyitteki mânânın daha rahat görülebilmesi açısından eklediğim îzâhâttır):

Dut gözün ey dûd-ı dil çarhun ki devrin terk idüp

Kalmasun hayretde çeşm-i gevher-efşânum görüb

(Ey gönlümün dumanı! Dönen feleğin [gökyüzünün] gözünü tut ki [yani onu sisle, gri bulutla öyle kapla ki], inciler [inci gibi gözyaşları] saçan gözümü görüp hayrette kalmasın da dönüşünü terk etmesin!)

Suda aks-i serv sanman kim koparup bâğ-bân

Suya salmış servini serv-i hırâmânum görüb

(Suda görüneni servinin yansıması sanmayın. Bahçıvan salınan servimi [servi gibi sevgilimi] görünce kendi servisini suya salmış [işte suda görünen odur!])

Pertev-i hurşîd sanman yirde kim devr-i felek

Yire urmuş âfitâbın mâh-ı tâbânum görüb

Yerde görüneni güneş ışığı sanmayın ki parlak ayımı [ay gibi parlayan sevgilimi] görünce feleğin devri güneşini yere vurmuş [yeryüzündeki ışık, işte o feleğin yere vurduğu güneştir.])

Ey Fuzûlî bil ki o gül-ârızı görmüş değül

Kim ki ayb eyler benüm çâk-i girîbânum görüp

(Ey Fuzûlî! Benim yakamı yırttığımı gördüklerinde beni ayıplayanlar bil ki o gül yanaklıyı görmüş değillerdir [görseler bana hak verirler ve ayıplamazlardı, belki onlar da yakasını yırtarlardı.].)
***
Böyle dört hayâl-engîz beytin bir şiirde arka arkaya gelmesi ender görülür şeydir. Nâ’ilî’nin şu mısraını yâd etmemek elde değil: “Eş’ârı böyle söyler üstâd söyleyince”.

Fahri Kaplan

Tags: , ,

5
Eki

BEYİTLER DÜNYASINDA/ FUZÛLÎ

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

   Klâsik şiirimizin (buna bugün divan edebiyatı da denmektedir.) birbirinden güzel beyitleri arasında seyahat etmek insana ayrı bir tad verir. Bugün bu şiirle aramızda dil problemi olduğu düşünülse de esasen bu şiirin alemine biraz girdikten sonra bunun hiç de aşılamayacak bir mesele olmadığı görülecektir. Zira o şairlerin yazdığı dil de Türkçe’dir. Edebi bir dildir, şiir dilidir, bu sebebden kendini okudukça açması; anlamak, özümsemek, tat almak için ilgi, sevgi ve çaba gerektirmesi tabiidir. Ben bu yazıda ve önümüzdeki bazı yazılarda -inşaallah- eski(meyen) şiirimizin bazı müstesna beyitleri arasında bir yolculuk yapmak istiyorum. Bu yazıda da Fuzûlî’nin yazdığı bir kaç müstesna beyitle hem-hâl olmak niyetindeyim. Eğer bu seyahate ben de varım diyorsanız, buyurunuz efendim!

Kadîm şiirimizin en büyük üstâdlarından biri Fuzûlî’dir. Su Kasidesi en ünlü şiirilerinden olup gazelleri de mânâ derinlikleriyle örülü bir aşk ve ızdırap namesidir.”Ya Rab” redifli gazelinin bir beytinde şöyle der üstâd:
Çıkarmak etseler tenden çekip peykânın ol servin
Çıkan olsun dil-i mecruh peykân olmasın ya Rab
 
“O servi boylu sevgilinin attığı oku, tenimden çekip çıkarmak istesler, Ya Rab, yaralı gönlüm yerinden çıksın da, çıkan o ok olmasın!”
Sevgilinin yan bakışı (gamze) aşığın gönlüne saplanan keskin bir oktur. Fuzûlî, bu ok sevgiliden geldiği için öyle hoşnut ki bu oktan, o yüzden yaralı gönlüm, canım yerinden çıksın ama o ok çıkmasın diye niyazda bulunuyor.
Yine benzer bir duygu ve düşünce ile Fuzûlî şöyle diyor:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehri dermânındaır
“Ey tabib (doktor), Aşk derdiyle hoşum ilacımdan el çek! El çek zira beni helâk edecek, (mahvedip öldürecek) zehir, senin derman dediğin şeydedir.”
 
Bu beyitler, öyle beyitler ki insan yorum yaparak onların mânâ dünyasını daraltmak istemiyor. O yüzden biz de yeni beyte geçelim: 
Âlem oldu şâd senden ben esîr-i gam henüz
Âlem etti terk-i gam bende gam-ı âlem henüz
“Âlem senden şad oldu (mutlu oldu, sevindi) bense henüz senin gamının esiriyim. Alem gamı terk etti bende ise henüz âlemin gamı var.”
Cümle alem sevgilinin yüzü suyuna gamı terk etmiş ama şairin başında âlem kadar gam var! 335*** Şimdi böyle bir gamı çektiğini söyleyen şairin kendi aşkını Mecnûn ile kıyaslaması şaşılacak şey midir:
 
Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık- sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var
 
Bende Mecnun’dan fazla âşıklık kabiliyeti var. Doğru, gerçek âşık benim, Mecnun’un ancak adı var.
 
Aşkı ile dillere destan Mecnûn ile kendini kıyaslarken şair kendisinin gerçek âşık, Mecnûn’un ise sadece adı olduğunu söylüyor. Mecnun’un adı var ifadesi, hem “Mecnun’un adı çıkmış bir kere” şeklinde anlaşılabileceği gibi, hem de “Mecnûn artık dünyadan göç etti, sadece adı kaldı, ben ise bugün burada hakîkî bir aşığım” şeklinde de anlaşılabilir. Peki Fuzûlî’ye göre sadık bir aşık nasıl olmalı. Sanırım bunun cevabı şu beyitte mevcut:
Canı kim ki cananı için sever cânânın sever
Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever
 
“Canı kim ki sevdiği için seviyorsa aslında o sevgiliyi sever. Kim de kendi canı için sevdiğini seviyorsa o aslında kendi canını sever.”
Ve aynı “var” redifli gazelinden (bir üstteki beyitle başlayan gazel) Fuzûlî’nin ızdırabını parmak ısırtacak derecede anlattığı bir beyit:
Öyle bed-hâlem ki ahvâlim görende şâd olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i nâ-şâdı var
 
“Öyle kötü haldeyim ki her kimin zamanın sıkıntılarından üzülen bir gönlü varsa beni görünce mutlu olur”
 
Şairi görünce şâd olur, zira bunun çektiği ızdırabın yanında benimki iç bir şey değilmiş deyip rahatlar. 
Fuzûlî’nin ızdırap yüklü şiirlerinin vadisindense şöyle sevinç yüklü şiirler aramakta iseniz sizlere Sezen Aksu’nun şu sözlerini hatırlatmak isterim:
“Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.” 
‘Acıdan geçmeyen şarkılar eksik’, belki şiirler de!
__________Kaynak: Fuzûlî Divanı, Hazırlayanlar: Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Doç.Dr. Sedit Yüksel, Dr. Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara 2000.


Yazının ilk yayım yeri: Biga Doğuş BİGA, Haziran 2014


Fahri Kaplan

Tags: , ,

22
Eyl

MÜSTESNÂ BİR NA’T ÖRNEĞİ: “SU KASİDESİ” – 2

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Geçen yazıda, Fuzûlî’nin “Su Kasidesi” olarak bilinen şiirinden beyitler etrafında söze devam etmeyi düşündüğümüzü belirtmiştik. Hatırlatalım: Su Kasidesi bir na’t, yani Peygamber Efendimiz’e –salât ve selam O’nun üzerine olsun– yazılmış bir şiirdir.

Su Kasidesi’nin on ikinci beytinde Fuzûlî şöyle diyor:

Dest-bûsı arzusiyle ger ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

“(Hz. Peygamber’in -salât ve selam O’nun üzerine olsun-) Elini öpme arzusuyla eğer ölürsem dostlar, toprağımı kâse yapın ve onunla Sevgili’ye su sunun.”

Peygambere olan aşkın müstesnâ ifadesi… “Eğer onun elini öpme, menziline erişme arzusuyla yanıp tutuşurken bu yolda ölür de maksadıma ulaşamazsam toprağımı kâse yapın, onunla Sevgili’ye (Hz. Peygamber’e) su sunun. Böylece toprağım onun eline kavuşmuş olur.”

Şairin iştiyâkını dillendirişi, bunu yaparken başvurduğu anlatım ve hayâl müstesnâ… Ama şiirin yazıldığı Zât –salât ve selâm onun üzerine olsun-, şairin ne kadar güzel anlatsa da tavsif edemeyeceği müstesnâ şahsiyet. Zaten Fuzûlî, şiirin başka bir beytinde kalem erbabının gözlerine kara su inse de onun yüzündeki tüyleri benzetmekten âciz olduklarını belirtiyor:

“Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına
Hâme tek bakmaktan inse gözlerine kare su”

On dördüncü beyt:

Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

“Su, Ahmed-i Muhtâr’ın –sallallahu aleyhi ve sellem- yoluna uymuş, yaratılışındaki temizliği dünyadakilere âşikâr (belirgin) kılmıştır.”

Su temizdir, temizleyicidir. Fuzûlî, bu beytinde suyun temizliğini Hz. Peygamber’in yolunda gitmesine bağlıyor. Fuzûlî, kaynaklara göre Bağdat, Kerbelâ civarlarında hayat sürmüştür. Dolayısıyla Dicle Nehri’nin kıyısında yaşamıştır. Dicle ise Medine –yani Hz. Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in kabri- istikametinde akmaktadır. Fuzûlî, suyun temizliğini buna bağlayarak hem güzel bir hüsn-i ta’lil (güzel sebebe bağlama sanatı) örneği sunuyor hem de hakikî temizliğin Hz. Peygamber’in yoluna tâbî olmakla olacağını ifade ediyor. Ayrıca bu beyitle şâir, şiirinde daha önce çeşitli temsillerle anlattığı Hz. Peygamber’in adını ilk kez söylemektedir.

Şiirin son beyti:

Umduğum oldur ki Rûz-ı Haşr mahrum olmayam

Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su

Umduğum odur ki Mahşer Günü, cemâlini arzulayan bana vuslatının çeşmesi su versin ve (böylece) mahrum olmayayım.

Şâirin bu dileğini bütün ümmet adına diliyoruz.

Su Kasidesi’nin her beytinden sayfalarca bahsetmeye değer. Ama böyle bir şiiri açıklamaktaki acziyetimden ve yazının sınırından dolayı beni ma’zur göreceğinizi ümit ediyorum. Su Kaside’sinin her bir beytini güzel bir anlatım ve açıklamayla okumak ve bu müstesnâ şiirin ikliminde seyahat etmek isteyen okurlara İskender Pala’nın “Su Kasidesi” (Kapı Yayınları) isimli eserini tavsiye ederim.

Allah, bizleri Resûlü’nün –sallallahu aleyhi ve selem- şefaatine nâil eylesin, bu güzel şiirin şâiri Fuzûlî’ye ganî ganî rahmet eylesin ve çok sevdiği Rahmet Peygamberinin -sallallahu aleyhi ve selem- (ki bu şiirin redifi “su” da rahmettir) meclisinde bizleri buluştursun.
_______
Kaynaklar:

Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara

Fuzûlî Dîvânı, Metni Baskıya Hazırlayanlar: Prof.Kenan Akyüz, Süheyl Beken,

Doç.Dr.Sedit Yüksel, Dr.Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000.
________

Fahri Kaplan

Not: Bu yazı, ilk olarak, Aralık 2012’de “Biga Doğuş Zirve” gazetesinde yayımlanmıştır. Yazıda, yayımlandığı hâline göre, bir iki küçük düzenleme yapılmıştır.

Tags: , , ,

1
Eyl

MÜSTESNÂ BİR NA’T ÖRNEĞİ: “SU KASİDESİ” – 1

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Fuzûlî Dîvânı’nda “Kaside Der Na’t-ı Hazret-i Nebevî” başlığıyla yer alan, redifinden dolayı daha çok “Su Kasidesi” olarak bilinen şiir, Kâinâtın Efendisi’ne –salât ve selâm O’nun üzerine olsun- yazılmış şiirler içinde müstesnâ bir yere sahiptir. Fuzûlî, her beytin sonunda “Su” diye seslenerek adeta insanlığın bu temel gıda gibi Seyyidü’l-Mürselîn’e –salât ve selâm O’nun üzerine olsun- olan ihtiyaç ve iştiyâkını dillendirmektedir. Otuz müstesna beyitten oluşan bu şiirin tamamından bahsetmek böyle bir yazının hacmini aşacağından bu yazıda “Su Kasidesi”nin birkaç beytinden söz etmek istiyorum.

Fuzûlî na’tına (na’t, Peygamber Efendimiz’i -salât ve selâm O’nun üzerine olsun- övmek için yazılan şiirlere verilen addır.) şu beyt ile başlıyor:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su
Kim bu denli tutuşan odlara kılmaz çâre su

“Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşımdan su serpme. (Zira) Bu denli tutuşan ateşlere su çare olmaz.”

Şâir, gönlündeki ateşten –aşk ateşinden- bahsediyor. Bu ateş, gözyaşlarına sebeb olmakta. Ancak öyle bir ateş ki, gözyaşının -daha doğrusu suyun- böyle bir ateşi söndürmesi bahis mevzuu değil. Belki ateşin üstüne serpilen hafif suyun ateşi hararetlendirmesi gibi, bu su da şâirin gönül ateşinin artmasına yol açıyor.

Dördüncü beyt:

Suya versin bağbân gül-zârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gül-zâre su

“Bahçıvan zahmet çekmesin, gül bahçesini suya versin. Bin gül bahçesine su verse (bile) yüzün gibi bir gül açılmaz.

Şâir, bahçıvana gül bahçesindeki çiçekleri tek tek sulamak için zahmet etmemesini, isterse gül bahçesini suya vermesini, ama o bin tane gül bahçesini suya verse bile Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir gülün açılmayacağını belirtiyor. Aslında Peygamberimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir gülün açılmayacağını söyleyerek şair, artık yeryüzüne O’nun –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir insanın gelmeyeceği hakikatini ifade etmektedir.

Altıncı beyt:

Ârızın yâdıyla nem-nâk olsa müjgânım n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su

(Gül gibi) Yanağın hatırlanmasıyla gözlerim nemlense şaşılır mı? Gül (e kavuşma) arzusuyla dikene su vermek boşuna değildir.

Beyitte, Peygamber Efendimiz’in –sallallahu aleyhi ve sellem- yanağı güle benzetilmiş. Ve o yanak – bu ifadeyi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve selem) nûr-efşân yüzü olarak da düşünebiliriz- hatıra geldiğinde gözden yaş damlayıp kirpiklerin ıslanmasına şaşmamak gerektiği şair tarafından ifade edilmiş. “Nasıl ki dikene kavuşmak için güle su vermek gerekir, öyle de Allah Resulü’ne –sallallahu aleyhi ve sellem- kavuşmak için de onun muhabbetiyle diken gibi sivri olan şu kirpikleri ıslatmak gerekir. Tâ ki böylece o müstesnâ gülü görmek mümkün olsun.” nüktesini bu iki mısrada böylece ifade eden şair, ruhun şad olsun! Dilerim öbür tarafta Peygamberimizin –sallallahu aleyhi ve sellem- nur yüzünü temâşâ edersin. İnşaallah hep beraber temâşâ eder, O’nun –sallallahu aleyhi ve sellem- o güzel sözlerini işitiriz.

Kıymetli okuyucular! Niyetim bu yazıya birkaç beyt daha sığdırmaktı. Ancak bu müstesna şiirin üç beytinden söz etmek bile yazıyı doldurdu. Gelecek aya* “Su Kasidesi”nden beyitlere devam etme ümidiyle…

Kaynak: Fuzûlî Dîvânı, Metni Baskıya Hazırlayanlar: Prof. Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Doç. Dr. Sedit Yüksel, Dr. Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000.

Fahri Kaplan
_______________________________

Not: Bu yazı ilk olarak Kasım 2012’de “Biga Doğuş Zirve” gazetesinde yayınlanmıştır.

*Yazının yayınlandığı gazete aylık yayın yaptığı için “gelecek aya” ifadesi kullanılmıştır. Lâfistan’da, yazının ikinci bölümü bu ay içinde de yayınlanabilir.

Tags: , , ,

    Fuzûlî(öl.1566), Türk edebiyatının en büyük şâirlerinden biri, bir çok kişiye göre de en büyük şâiridir. Ömrünün tamamını Kerbelâ ve Bağdat civarında geçiren bu büyük şair, şiirlerinde lirizmin doruklarına çıkmış; aşkın binbir çeşit hâlini anlatırken sinesindeki ıstırâbı mısralarına hece hece nakşetmiştir. Onun her beyti insanın gönlündeki hazineden ne mücevherler sunar alabilene. Onun üslûbu kelimelerle yapılan sanatın sarhoş edici lezzetini verir tadabilene. Tadabilmek için şüphesiz ki o hazineyi zorlamak, onun şiir dünyasına yaklaşmak gerek. İşte Fuzûlî’den tadımlık bir kaç beyit:

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana

Hak bilür insan demez her kim ki insândır sana

Ey melek yüzlü! Senden başka herkes sana hayrandır. Hak bilir, insan olan kişi sana insan demez (çünkü sen meleksin âdetâ)

***

Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var

Bende Mecnûn’dan fazla âşıklık kabiliyeti var. Gerçek aşık benim, Mecnun’un sadece adı var.

***

Ârızın yâdıyla nem-nâk olsa müjgânım n’ola

Zâyî olmaz gül temennâsıyle vermek hâre su

(Gül gibi olan) yanağını andıkça kirpiklerim ıslansa şaşılır mı? Güle kavuşmak için dikene su vermek boşa değildir. (Gülden kasıt Hz. Peygamberdir. Şair diyor ki: Nasıl ki güle kavuşmak için dikene su vermek gerekir; Hz. Muhammed’e (s) kavuşmak için de dikene benzeyen kirpikleri sulamak yani onun aşkıyla ağlamak gerekir. Bu ağlayış zayi olmayacaktır.) 

***

Canı kim ki cânânı için sever cânânın sever

Canı için kim ki cânânın sever cânın sever

Kişi kendi canını sevdiğine olan aşkından dolayı seviyorsa (çünkü canı olmasa onu sevemezdi) aslında o canânını (sevdiğini) seviyordur. Kim de sevdiğini kendi nefsi için (nefisini tatmin etmek için) seviyorsa aslında o cânânı değil kendi canını (nefisini) seviyordur. 

 ***

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Benim derdime gönül ateşinden başka kimse yanmaz, kapımı da sabah rüzgarından başka kimse açmaz.

***

Beni candan usandırdı cefâdan yar usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Yar, beni candan usandırdı; bana eziyet etmekten artık usanmaz mı? Âhımdan felekler yandı, murat mumum yanmaz mı? (Şâir, gökyüzündeki güneşi âhının yaktığını söylüyor, hüsn-i ta’lîl ve mübalağa sanatlarını kullanarak. “Âhım gökteki güneşi bile yakmışken benim onun yanında bir mum olan murâdım hâlâ yanmıyor mu, hâlâ muradıma eremiyor muyum, sevdiğime kavuşamıyor muyum?” diyor.) 

 ***

Canını cânâna vermektir kemâli aşkın

Vermeyen can, itiraf etmek gerek noksanın

***

Fahri Kaplan

Tags: , ,

17
Ağu

Kaybettiğim Hazineyi Arıyorum

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Ey ay yüzlü, servi boylu, hilâl kaşlı, âteşîn bakışlı, gönüller yakışlı, serv-i revân, kaşı kemân, gamzesi kalpleri yakan dilber! Nerdeysen gel de cemâlini bize göster! Sen gideli beri bu topraklardan, biz sahte güzellere tav olduk. Güzellik anlayışımız süflî derecelere indi. Aşk deyince şehveti anlar olduk. Hayâllerimizde yaşayan güzeldin sen. Sana en şûh gözle bakan Nedîm bile senin güzelliğinin bambaşka buudlarda olduğunu haykırıyordu şu sözlerle:

” Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hâyâl olmuş sana.”

Ah Nedim’im! Hayâli de öldürdüler artık. Yetmişbeş sene evvel aramızdan ayrılan büyük şâirimiz Ahmet Hâşim “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” demişti melâli kaybetmemiz karşısında. Melâlden sonra hayâli de anlamaz olduk artık. Zaten melâl ve hayâl birbirinden ayrılmaz kardeş değil mi?

Başka bir şiir üstâdı Yahya Kemal de: “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.” diyordu. Biz hayâli kaybettiysek nasıl yaşıyoruz? Öyle değil, “Yaşıyor muyuz” diye sormak lâzım. Duymayan, hissetmeyen, tatmayan ne bilsin sizi ey aşk medeniyetinin, gönül medeniyetinin muhterem ve mübârek bânîleri. Ey Yunus’um asırlar ötesinden ne kadar mânidâr geliyor sesin:

“Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selâm olsun.”

Nasıl mı bileceğiz? Ne zaman aşkı yeniden bulursak o zaman yetişeceğiz o menzile. Yoksa dünyâ ilmi bir yerden sonra yarıda bırakacak bizi. Menzile ise ağyârın önünde âşıklar yetişecek.

“Ser-menzile uşşâk erişir cümleden evvel

Ol mertebeye sa’y ile zühhâd yetişmez.” (Bâkî)

Ruhun şâd olsun şâirler sultanı (sultanü’ş-şuarâ) Bâkî!

Son sözü de büyük üstâd Fuzûli söylesin. Tâ ki kırık – dökük ve kaybetmenin, ayrılığın ızdırabıyla dağılıp perişân olmuş ifâdelerim böyle söz sultanları sayesinde bir değer bulabilsin:

“İlm kesbiyle pâye-i rif’at

Arzûy-ı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kîl ü kâl imiş ancak.”

Fahri Kaplan

Tags: , , , ,

24
Oca

Fuzûlî’de Aşk

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Aşkın bir diğer çeşidi de aşka âşık olmadır. Evet, edebiyatımız bu konuda da güzel örneklerle doludur. Bunu en iyi edebiyatımızın en büyük şairlerinden, şiirlerinde aşkın ızdırâbını mukaddesleştirerek sanatta zirveye ermiş Fuzûlî’de görürüz. Fuzûlî aşk derdini talep ettiği bir beytinde der ki:

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

.
(Aşk derdiyle hoşum ey tabip bana ilaç verme, derdime derman olma. Çünkü beni helâk edecek şey, derman dediğin o zehirdedir.)      Fuzûlî aşk derdinden hasta olmuş. Ama onun diğer hastalardan mühim farkı var. O, hastalığından kurtulmak istemiyor. Aksine hep bu hastalıkla yaşıyor ve bu hastalıktan kurtulmanın kendisi için aslında ölüm olduğunu söylüyor. Bir başka beytinde de Fuzûlî Allah’a şöyle yalvarır:

.

“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ meni 
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ meni”
.

( Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni, bir dem aşk belasından ayırma beni)  

.

    Bu dünyayı mihnet yurdu görmüş Fuzûlî. Tâ ki özge yerlerde özge safâlar sürebilsin. İşte bunu terennüm ettiği beyti:

.

“Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan
Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim”

.

İşte Fuzûlî’de gördüğümüz aşk, aşkın kendisine, aşkın kendisinde olan derde aşktır. Demek ki aşk  öyle tatlı bir belâ ki onu tadanın gözü başka şey görmüyor.

                                                                                                   

                                                                             Fahri Kaplan

Tags: ,