Posts Tagged ‘Fahri Kaplan’

19
Eki

AVŞA’DA YAZ

   Posted by: fahrikaplan    in Edebiyat

 

Küçüle küçüle büyüyen ada…
Bir rüyâ oluyor yazlar Avşa’da.
Ruh yer yer özünden uzaklaşsa da
Tadılıyor nice hazlar Avşa’da.

Bir yanda darbuka, bir yanda keman…
Namelerle inler bu ada her an.
Zaman nasıl akar unutur insan,
Çalmaya başlasın sazlar Avşa’da.

Fahri Kaplan

Tags: , , , ,

16
Nis

Şiir ve Hayâl

   Posted by: fahrikaplan    in Edebiyat

-İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar (Yahya Kemal) - 

Yaza yaza yaşamak mı?

Yaşadığını yazmak mı?

Yaşadığını yazma!

           Yaşadığın az.

     Muhayyilense*

          sınır tanımaz

           bir seyyâh.

     Siz, hayâli öldürenler!

       Eyvâh size eyvâh!

Daraltıp dünyâlarınızı

kaybettiniz sizi siz yapan

    en tatlı hülyâlarınızı.

İnsan hayâl ettikçe yaşar.

Şâir hayâl ettikçe yazar.

Hayâli olmayan kişi

allâme-i cihân olsa

                          ne yazar!

Ey şâir!

    Mâdem yaşadığın az.

Şimdi sen de

    yaşamadığın ne varsa

                    hepsini yaz.

Fahri Kaplan

*muhayyile: hayâl gücü

           

Tags: ,

5
Nis

Bâkî: Muhteşem Devrin Muhteşem Şâiri

   Posted by: fahrikaplan    in Edebiyat

  16. asır… Devlet-i Âlî’nin en ihtişamlı dönemi. Tüm dünyaya “Muhteşem Süleyman” namıyla ihtişam salmış bir Kanun Koyucu’nun yönettiği en az pâdişâhı kadar muhteşem bir devlet. Şâir bir millet, devletinin böyle ihtişamlı devrinde elbette muhteşem bir şâir çıkaracaktır. Sultânü’ş-şuarâ Bâkî, Türk- İslâm tarihinin en güçlü devrine devri kadar güçlü bir sesle eşlik etmiştir. Osmanlı Türlçesi’ni öyle temiz bir üslûp, öyle Dâvûdî bir sesle kullanmıştır ki onun bu mükemmeliyetini Türkiye Türkçesi’nde sadece Yahya Kemal’de gördüğümüzü söyleyebiliriz. Çoğu kimseler onu bir zevk ve safâ şâiri olarak görse de bence Bâkî herşeyden önce bir ihtişâm şâiridir. Devrinin ihtişamlı sesinin şâiri. Bu yüzden iddialı beyitler, gururlu söyleyişler başkalarında birer nâkısa gibi dursa da Bâkî’ye çok yakışır. Çünkü o dünyanın bir numaralı devletinde “Şâirlerin Sultanı” ünvanını almış bir şâirdir. Elbette bu konumda bulunan bir sanatkâr, devletinin ve şiirinin ihtişâmını mısralarına dökecekti. İşte her okuduğumda “ne güzel, ne doğru söyledin!” dediğim o ihtişamlı beyitlerden bazıları:

“Bu arsada Bâkî nice üstâda yetişdi

  Âlemde bugün ona bir üstâd yetişmez”

***

“Minnet Hüdâ’ya devlet-i dünyâ fena bulur

Bâkî kalır sâhife-i âlemde adımız”

***

“Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.”

***

Meddah olalı çeşm-i gazalânına Bâkî

Öğrendi gazel tarzını Rûm’un şuarâsı

***

“Cihân-ı câm-ı nazmım şi’r-i Bâkî gibi devreyler

Bu bezmin şimdi biz de Câmî-i devrânıyız cânâ”

                                    (Bâkî)

Fahri Kaplan 

Tags:

4
Şub

Âşıkda Keder N’eyler

   Posted by: fahrikaplan    in Edebiyat

Birçok edebiyatta olduğu gibi bizim edebiyatımızda da âşık dâimâ gam içindedir. Aşk onu devâsız bir derde salmıştır ve âşık, bu hastalığın ateşiyle sürekli yanmakta, ızdırâb çekmektedir. Acaba zâhirdeki bu hâl hakîkaten böyle midir? Şeyh Gâlib’i dinleyelim:     .

 “Âşıkda keder n’eyler gam halk-ı cihânındır       Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır”      .   

   Aşk medeniyetinin en büyük âşıklarından “Hüsn ü Aşk” şâiri: “Âşıkda keder n’eyler?” diyor. Yanlış mı söylüyor? Asla! Âşık aşkı yaşarken rûhunu kaplayan vecd sayesinde kederden eser bile duymaz. Bu haldeyken kederin bile ayrı bir tadı olur. Aşk, âşık için öyle bir derttir ki bin zevke tercih olunur. Yahyâ Kemal bunu ne güzel ifâde ediyor:      .

 “Cümle lezzetten lezîz iksirsin ey zehr-i aşk      Zevki derinden alan her rûh dermândan geçer”

 .

          O yüzden eller âşığı ızdırâba mübtelâ bir dîvâne sansa da âşık, zevkini aşk derdinden almanın mestliği ile madde âleminin çok fevkinde yaşar. Tabii ki böyle bir aşk, nefsânîliği aşmayı gerektirir. Günümüzde sık sık gördüğümüz şahsî dürtülerini tatmîn etme arzusundan kaynaklanan sevmenin çok üstündedir bu aşk. Fuzûlî bu iki aşkı kıyaslarken şöyle der:.

 “Canı kim cânânı için sever cânânın sever         . Canı için kim ki cânânın sever cânın sever”  .

        Her güzel şey gibi aşkın da madde kafesine sokulduğu devrin âşıkları! Kaçınız kendinizi “canı cânânı için seven âşık” sınıfına koyabilirsiniz. Eğer koyabiliyorsanız siz de aşkın mestliği içinde yol alıp Gâlib-misâl: “Âşıkda keder n’eyler” diyebilirsiniz. Öyle ya, sevgiliye adanmış bir can niye keder duysun ki? Can senin mi ki onu kederle heder edeceksin?          .“Yoluna cânâ revân etsem gerek cânım dedim          

.Yüzüme bin hışm ile bakdı dedi cânın mı var”                                                                       (Zâtî).

                Fahri Kaplan

Tags: , , , ,

29
Oca

Bir Yergi Ustası’ndan Nükteler

   Posted by: fahrikaplan    in Edebiyat

    Nef’î (17. yüzyıl) Türk edebiyatının en önemli şâirlerindendir. En bilinen yönü hiciv ( karşındakini yermeye yönelik şiir, yergi) yazmaya meraklı olması ve bu konudaki ustalığıdır. Ben bu yazıda Nef’î’nin bu yönünü ortaya koyan iki güzel hadiseyi nakletmek istiyorum.      Osmanlı Paşalarının toplandığı bir mecliste söz dönüp dolaşıp yazdığı hicivlerle birçok kimseyi kendisine düşman eden muzip şâirimiz Nef’î’ye gelir. Meclistekilerden Tahir Paşa daha önce ondan dili yanmış olsa gerek Nef’î’den lâf açılır açılmaz: “Aman, anmayın şu kelbi (köpeği)” der. Tabii bu lâf döner dolaşır. Kendisine köpek denmesine içerleyen ünlü hiciv ustası bu lâfın altında kalmayacaktır elbet. Tahir Paşa’yı şu nefis dörtlükle yerin dibine geçirir âdetâ:                                   .

  “Bana kelb demiş Tâhir Efendi
   İltifâtı bu sözde zâhirdir.
   Mâlikî mezhebim benim zira
   İtikadımca kelb Tâhirdir.
       
        .

    Tahir, kelime anlamı olarak “temiz” demektir. Mâlikî mezhebine göre köpek temiz bir hayvandır. Nef’î burada “kelb (köpek) Tahirdir.” derken maliki mezhebinin bu özelliğini vurgularmış gibi görünüyor ancak arkaplanda Tahir Paşa’ya : “Asıl köpek sensin! Sen kim benim gibi söz üstâdına laf yetiştirmek” kim diyor.              ***

        17. yüzyılın ünlü şâir ve şeyhülislâmı, Nef’î’nin de yakın dostu olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi Nef’î’ye şu kıt’ayı gönderir:      .

“Şimdi hayli sühanverân içre  

Nef’î manendi var mı bir şâir

Sözleri Seb’a-i Muallaka’dır

İmr’ül-Kays kendisidir kâfir”

  ( Şimdi o kadar söz ustası içinde Nef’î ayarında bir şair var mıdır? Sözleri cahiliye Arapları’ndaki Yedi Askı şairleri gibi kuvvetlidir. O şairlerden İmr’ül-Kays adlı kâfir de onun ta kendisidir.)              Aslında şâirliğinden övgüyle bahsedilen bu dörtlükteki kâfir kelimesine Nef’î içerlemiş olsa gerek ki Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye cevap olarak aşağıdaki kıt’ayı yazar:   .     

 Bize kâfir demiş müfti Efendi
   Tutalım ben diyem ana müselman
   Varıldıkda yarın ruz-ı cezaya
   İkimiz de çıkarız anda yalan”
       
(Müftü Efendi bize kâfir demiş. Şimdi ben de tutup ona  Müslüman desem yarın mahşer yerine vardığımızda ikimizde sözümüzde yalancı çıkarız.)                           ***

          Nef’î elbette bu hicivlerden ibaret bir şâir değildir. Başkalarını ve kendisini övmede de üstüne yoktur bu büyük söz üstâdının. İskender Pala Nef’î’den şöyle bahseder: “Öven, övünen, söven bir şâir.” Tabii Nef’î’nin bu özelliklerinin yanında düşündüğünü ifade etmekten çekinmeyen çok samimî bir yüreği olduğunu da belirtmek gerek. Ancak herkesi yermiş olması ona çeşitli düşmanlar kazandırmıştır. En sonunda padişah IV. Murad kendisine hiciv yazmayacağına dair yemin ettirmiştir. Ama Nef’î bu, rahat durabilir mi? Vezir Bayram Paşa’yı hicvedince sarayın odunluğuna kapatılır. Artık şairin düşmanlarına gün doğmuş, onu cezalandırma fırsatı bulmuşlardır. Vezir Bayram Paşa da kendisine yapılan hakareti hazmedemez ve Nef’î hakkında idam kararı verilir. İdamı açıklamak için siyah tenli bir haremağası Nef’înin yanına gelir. Şairin haline acıyan haremağası Nef’î’ye der ki: “Al şu kâğıdı kalemi saraya bir dilekçe yaz. Ben de elimden geldiğince sana destek çıkar, seni bu cezadan kurtarmaya çalışırım.” Nef’î de kâğıdı eline alır, tam yazacağı sırada kalemin mürekkebi kâğıda damlar ve büyük bir siyah leke oluşturur. Nef’î de diline gelen nükteyi kaçırmaz ve haremağasının siyah tenini kastederek: “ Ağa hazretleri mübarek teriniz kâğıda damladı.” der. Bu söze sinirlenen haremağası da kağıdı buruşturur ve : “Var a köpek, sen ölümü hak etnişsin.” diyerek şâirin suratına fırlatır. Böylece Nef’î eline geçen bu son fırsatı da tutamadığı dili yüzünden hebâ eder ve sonrasında idam edilir. Ancak geriye adını gökkubbede ölümsüz kılacak şiirler bırakır. Mevlâ rûhuna rahmet eyleye.                                                                                              Fahri Kaplan

Tags: , ,

24
Oca

Söz Sultanları’nda Aşk

   Posted by: admin    in Edebiyat

Şâirin en büyük aşkı gökkubbeye bırakacağı bir hoş sadâdır. Zaten o hep bu hoş sadâyı yakalamak için kelimelerle mısralar, beyitler, şiirler yazar. Zira bilir ki boş sadâ kaybolur ancak hoş sadâ bâkî kalacaktır. O yüzden şâirler bir güzel sözün, bir güzel sesin peşinden aşkla koşarlar. En büyük ses şâirlerimizden, Kanûnî devrinin yüzakı, şâirler sultanı (Sultânü’ş-Şuarâ) Bâkî bakın ne diyor:“Avazeyi bu aleme Davud gibi sal
Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş”
  Devrinde yaşayan nice devlet adamının bugün adlarının anılmadığını gözönüne alırsak adını hoş sadâsı ile gökkubbeye nakşetmiş Bâkî’nin ne kadar haklı olduğu ortadadır.    20. asra geldiğimizde mısralarında sözün mûsikîye dönüştüğü şâirimiz Yahyâ Kemâl, saf şiirin kaynağı olan güzel sese aşkını bir rubâîsinde şöyle anlatıyor:

“Yâ Râb ne müsavâtı ne hürriyyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Ya Rab bana bir ses yaratan kudreti ver”

Büyük şâirlerimize bir de bu yönden bakarsak onlara böyle güzel sözleri söyletenin aşkın ta kendisi olduğunu görmüş oluruz.                                                                          Fahri Kaplan

Tags: ,

24
Oca

Fuzûlî’de Aşk

   Posted by: admin    in Edebiyat

Aşkın bir diğer çeşidi de aşka âşık olmadır. Evet, edebiyatımız bu konuda da güzel örneklerle doludur. Bunu en iyi edebiyatımızın en büyük şairlerinden, şiirlerinde aşkın ızdırâbını mukaddesleştirerek sanatta zirveye ermiş Fuzûlî’de görürüz. Fuzûlî aşk derdini talep ettiği bir beytinde der ki:

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

.
(Aşk derdiyle hoşum ey tabip bana ilaç verme, derdime derman olma. Çünkü beni helâk edecek şey, derman dediğin o zehirdedir.)

      Fuzûlî aşk derdinden hasta olmuş. Ama onun diğer hastalardan mühim farkı var. O, hastalığından kurtulmak istemiyor. Aksine hep bu hastalıkla yaşıyor ve bu hastalıktan kurtulmanın kendisi için aslında ölüm olduğunu söylüyor. Bir başka beytinde de Fuzûlî Allah’a şöyle yalvarır:

.

“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ meni 
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ meni”
.

( Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni, bir dem aşk belasından ayırma beni)  

.

    Bu dünyayı mihnet yurdu görmüş Fuzûlî. Tâ ki özge yerlerde özge safâlar sürebilsin. İşte bunu terennüm ettiği beyti:

.

“Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan
Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim”

.

İşte Fuzûlî’de gördüğümüz aşk, aşkın kendisine, aşkınkendisinde olan derde aşktır. Demek ki aşk  öyle tatlı bir belâ ki onu tadanın gözü başka şey görmüyor.                                                                                 .

                                    Fahri Kaplan

Tags: , ,

24
Oca

Yunus’da Aşk

   Posted by: admin    in Edebiyat

Yunus Emre’nin edebiyatımızda şüphesiz ki apayrı bir yeri vardır. O basit gibi görünen ifadelerle gönlün en derin sırlarını söylemiş müstesnâ bir şahsiyettir. Yunus’un aşkı her türlü beşerî aşkın ötesinde gönlünde Hakk’ın tecellîleriyle mest olmuş bir dervişin Mevlâ’ya olan aşkıdır. O, Mevlâ’ya öyle âşıktır ki bu aşkın karşılığında cennetin bile kendisi için hedef olmayacağını söyler ve tek arzusunun Hakk’a kavuşmak olduğunu şu enfes dörtlükte belirtir:Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni
Ey Yunus! Şimdi arzuladığın vuslata ermiş bir şekilde gönlünün sırlarını orada da nasıl döküyorsun kimbilir? Şu üç günlük dünyâda bunları gören sen özge diyarlarda nice ufuklara yelken açıyorsun kimbilir? Selam olsun sana! Teşekkürler, bize bıraktığın bu eşsiz mirasa.                                                                                          Fahri Kaplan

Tags: ,

24
Oca

MECNÛN’DA AŞK

   Posted by: admin    in Edebiyat

Aşkın faklı tecellîlerinden bahs açmıştık. İşte kimin söylediğini bilmediğimiz, divân şiirinin gülbahçesinden bir yaprak olan şu beyit Mecnûn’da Leylâ aşkının ne derecede olduğunu gösteriyor bize:“Mekteb-i aşk içre Mecnun ile birlikte okudum
Ben mushafı hatmeyledim Mecnun velleyl’de kaldı.”
Mânâ murâd olundukta: “Mecnun’la aynı aşk mektebinde okuduk. Ben Kur’ân’ı hatmettim, o ise “Ve’l-Leyl” ayetinde kaldı.”

“Ve’l-Leyl” Leyl sûresinin ilk ayetidir. Mecnûn bu ayete gelince Leylâ’yı hatırlıyor ve heyecândan dili tutuluyor, okumaya devam edemiyor. Bu göze abartılı bir sevgi gelebilir ama aşk da budur zaten. Herşeyden geçip de sevmek. Ve âşık, bir mecnûndur. Mecnûn ise deli demektir; aşk delisi. Ve iradesi elinden gitmişi ayıplamak da mümkün değildir. Ne diyordu Nef’î: “Âşığa tân eylemek olmaz mübtelâdır neylesün”

İşte Mecnûn’da da aşk böyle tecellî ediyor.

                                                          Fahri Kaplan

Tags: , ,

24
Oca

Akıncı’da Aşk

   Posted by: admin    in Edebiyat

Aşk, çok geniş bir kavram. Onu sadece karşı cinse olan alâka (beşerî aşk) olarak düşünmemek lâzım. Evet beşerî aşk da aşktır ancak aşkın sadece bir çeşididir.Şahsî sayfama da eklediğim bir şiirimde aşk için şunları söylemiştim:
“Aşk iledir varsa rind gönülde keyf
Ulemâda kalem akıncıda seyf”
Evet aşkın çok farklı tecellîleri olabiliyor. Aşk Mecnûn’da Leylâ’ya, Yunus’da Mevlâ’ya, âlimde ilme, akıncıda gazâya yönelebiliyor. Edebiyatımızda akın aşkını işleyen çok güzel şiirler vardır. Bunlar içinde en müstesnâlarından biri de Kırım Hanı Gazî Giray’a ait bir gazeldir. Baştan sona akın aşkıyla dolu olan şiiri günümüz Türkçesi’ne çevirisiyle birlikte paylaşmak istiyorum. Akıncıdaki aşkı anlamak için sanırım bu şahâne (şâha yaraşır) gazeli okumak yeterlidir. İşte o enfes şiir:GAZEL1 Râyete meylederiz kâmet-i dil-cû yerine
  Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine
2 Heves-i tîr ü keman çıkmadı dilden aslâ
   Nâveg-î gamze-i dil-dûz ile ebru yerine

3 Süreriz tîğimizin zevk ü safâsın her dem
   Sîm-tenlerle olan lezzet-i pehlû yerine

4 Gerden-i tevsen-i zîbâda kutâs-i dil-bend
   Bağladı gönlümüzü zülf ile gîsû yerine

5 Severiz esb-i hünermend-i sabâ-reftârı
   Bir perî-şekl sanem bir gözü âhû yerine

6 Gönlümüz şâhid-i zîbâ-yı cihâda verdik
   Dil-ber-i mâh-rub ü yâr-i perî-rû yerine

7 Seferin cevri çok ümmîd-i vefâ ile velî
   Olduk âşüftesi bir şûh-i cefâ-cû yerine

8 Olmuşuz cân ile billâh Gazâyî teşne
   Kanını düşmen-i dînin içeriz su yerine

  Gâzî Giray

Günümüz Türkçesiyle:

1 Gönül çeken boy yerine, bayrağa meyil duyarız,
güzel kokulu saç yerine de tuğa gönül bağlamışızdır.

2 Bir güzelin, gönül delen oku andıran yan bakışlariyle
kaşlarının sevgisi yerine okla yay arzusu gönlümüzden çıkmadı.

3 Gümüş gibi beyaz vücutlu güzellerle kucaklaşma tadı yerine,
kılıcımızı belimize bağlamanın zevkini, safâsını süreriz..

4 Sevgilinin saçları yerine, güzel bir atın boynundaki
gönül bağlayan kotas bizim de gönlümüzü bağladı.

5 Peri vücutlu ve âhu gözlü bir güzel yerine,
rüzgâr gidişli, hünerli atı severiz.

6 Gönlümüzü, ay yanaklı ve peri yüzlü sevgili yerine,
süslü, yakışıklı cenk güzeline verdik.

7 Harbin eziyeti, sıkıntısı çoksa da, vefâ umarak,
insana zulmeden bir güzel yerine buna âşık olduk.

8 Ey Gazâyî! Din düşmanının kanına o kadar susamışız ki,
vallahi onu su yerine içeriz.

***                                                   Fahri Kaplan

Tags: ,