08.17.08

Kaybettiğim Hazineyi Arıyorum

Posted in Edebiyat at 9:33 pm yapan fahrikaplan

      Ey ay yüzlü, servi boylu, hilâl kaşlı, âteşîn bakışlı, gönüller yakışlı, serv-i revân, kaşı kemân, gamzesi kalpleri yakan dilber! Nerdeysen gel de cemâlini bize göster! Sen gideli beri bu topraklardan, biz sahte güzellere tav olduk. Güzellik anlayışımız süflî derecelere indi. Aşk deyince şehveti anlar olduk. Hayâllerimizde yaşayan güzeldin sen. Sana en çapkın gözle bakan Nedîm bile senin güzelliğinin bambaşka buudlarda olduğunu haykırıyordu şu sözlerle:

  ” Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

     Bir perî-sûret görünmüş bir hâyâl olmuş sana.”

   Ah Nedim’im! Hayâli de öldürdüler artık. Yetmişbeş sene evvel aramızdan ayrılan büyük şâirimiz Ahmet Hâşim ”Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” demişti melâli kaybetmemiz karşısında. Melâlden sonra hayâli de anlamaz olduk artık. Zaten melâl ve hayâl birbirinden ayrılmaz kardeş değil mi?

    Başka bir şiir üstâdı Yahya Kemal de: “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.” diyordu. Biz hayâli kaybettiysek nasıl yaşıyoruz? Öyle değil, “Yaşıyor muyuz” diye sormak lâzım. Duymayan, hissetmeyen, tatmayan ne bilsin sizi ey aşk medeniyetinin, gönül medeniyetinin muhterem ve mübârek bânîleri. Ey Yunus’um asırlar ötesinden ne kadar mânidâr geliyor sesin:

“Bilmeyen ne bilsin bizi

  Bilenlere selâm olsun.”

    Nasıl mı bileceğiz? Ne zaman aşkı yeniden bulursak o zaman yetişeceğiz o menzile. Yoksa dünyâ ilmi bir yerden sonra yarıda bırakacak bizi. Menzile ise ağyârın önünde âşıklar yetişecek.

“Ser-menzile uşşâk erişir cümleden evvel

Ol mertebeye sa’y ile zühhâd yetişmez.” (Bâkî)

  Ruhun şâd olsun şâirler sultanı (sultanü’ş-şuarâ) Bâkî!

  Son sözü de büyük üstâd Fuzûli söylesin. Tâ ki kırık - dökük ve kaybetmenin, ayrılığın ızdırabıyla dağılıp perişân olmuş ifâdelerim böyle söz sultanları sayesinde bir değer bulabilsin:

 ”İlm kesbiyle pâye-i rif’at

    Arzûy-ı muhâl imiş ancak

   Aşk imiş her ne var âlemde

   İlm bir kîl ü kâl imiş ancak.” 

                         Fahri Kaplan  

02.04.08

Âşıkda Keder N’eyler

Posted in Edebiyat at 4:57 am yapan fahrikaplan

Birçok edebiyatta olduğu gibi bizim edebiyatımızda da âşık dâimâ gam içindedir. Aşk onu öyle devâsız bir derde salmıştır ve âşık, bu hastalığın ateşiyle sürekli yanmakta, ızdırâb çekmektedir. Acaba zâhirdeki bu hâl hakîkaten böyle midir? Şeyh Gâlib’i dinleyelim:    

 “Âşıkda keder n’eyler gam halk-ı cihânındır     

 Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır”     

Aşk medeniyetinin en büyük âşıklarından “Hüsn ü Aşk” şâiri: “Âşıkda keder n’eyler?” diyor. Yanlış mı söylüyor? Asla! Âşık aşkı yaşarken rûhunu kaplayan vecd sayesinde kederden eser bile duymaz. Bu haldeyken kederin bile ayrı bir tadı olur. Aşk, âşık için öyle bir derttir ki bin zevke tercih olunur. Yahyâ Kemal bunu ne güzel ifâde ediyor:      

 “Cümle lezzetten lezîz iksirsin ey zehr-i aşk      

  Zevki derinden alan her rûh dermândan geçer”       

   O yüzden eller âşığı ızdırâba mübtelâ bir dîvâne sansa da âşık, zevkini aşk derdinden almanın mestliği ile madde âleminin çok fevkinde yaşar. Tabii ki böyle bir aşk, nefsânîliği aşmayı gerektirir. Günümüzde sık sık gördüğümüz şahsî dürtülerini tatmîn etme arzusundan kaynaklanan sevmenin çok üstündedir bu aşk. Fuzûlî bu iki aşkı kıyaslarken şöyle der:       

  “Canı kim cânânı için sever cânânın sever        

 Canı için kim ki cânânın sever cânın sever”       

  Her güzel şey gibi aşkın da madde kafesine sokulduğu devrin âşıkları! Kaçınız kendinizi “canı cânânı için seven âşık” sınıfına koyabilirsiniz. Eğer koyabiliyorsanız siz de aşkın mestliği içinde yol alıp Gâlib-misâl: “Âşıkda keder n’eyler” diyebilirsiniz. Öyle ya, sevgiliye adanmış bir can niye keder duysun ki? Can senin mi ki onu kederle heder edeceksin?         

 “Yoluna cânâ revân etsem gerek cânım dedim          

Yüzüme bin hışm ile bakdı dedi cânın mı var”

                                                                       (Zâtî)

                                                Fahri Kaplan