Archive for the ‘Genel Güncel’ Category

11
Tem

ALİYA……………!

   Yazar: Okan Taştepe

11
Tem

SREBRENİCA………………………………..!

   Yazar: Okan Taştepe

 

SAVAŞTA BÜYÜK ZÜLME UĞRADINIZ.ZALİMLERİ  AFFEDİP AFFETMEMEKTE  SERBESTSİNİZ.

NE YAPARSANIZ  YAPIN  AMA  SOYKIRIMI  UNUTMAYIN.ÇÜNKÜ UNUTULAN  SOYKIRIM

TEKRARLANIR.

ALİJA  İZZETBEGOVİC

30
May

Müstesnâ (şiir)

   Yazar: Fahri Kaplan

MÜSTESNÂ

Acıyla beslenirse der belki
İçinden seslenirse der

Şimdi akşamlardan kalan
Süzülmüş bir keder
İle derbeder olsan ne eder

Sabah olunca gider belki
Bir gün bu ağrı da biter

Şimdi şafağın umudu
Gözyaşının ak tâneleri
Sevmenin coşkusu
Kaçmanın bahâneleri
Hüznü ayrılığın
Bilsen daha neleri

Sana göre heder belki
Bana göre kalbimde müstesnâ o yer
___
Fahri Kaplan
3 Ramazan 1438, sabaha karşı…

22
Mar

ÇANAKKALE 1915-2017

   Yazar: Okan Taştepe

                                                                                                              ÇANAKKALE ;  TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN  ÖNSÖZÜDÜR……!!!!!

 

 

 

7
Şub

Devam…

   Yazar: Fahri Kaplan

Merhaba kıymetli okurlar,

Lafistan’ın yayınına -duyurduğumuz üzere- 24 Ocak 2017 tarihi itibarıyla son vermiştik. Ancak, 9 yılda oluşan bu güzel birikimi ulaşılması/bulunması zor bloglara yarım yamalak bir şekilde bırakmamak açısından -en azından 2018 başlarına kadar- devam diyoruz.

Sizlerle yeniden buluşmanın mutluluğu ile… İnşaallah güzel yazılarda görüşmek/buluşmak ümidiyle…

Fahri Kaplan

22
Oca

Lâfistan’a Veda

   Yazar: Fahri Kaplan

Merhaba kıymetli okurlar,

Başilıktan da anlaşılacağı gibi sitemizin 9 senelik serüveni tamamlanıyor. Yeni yolculuklara yelken açmak ümidiyle “lâfistan” maceramızı noktalama kararı almış bulunuyoruz. Lâfistan, 24 Ocak 2017’de yayın hayatına veda ediyor. Ben yazılarımı bundan böyle:

fahrikaplan.blogspot.com
fahrikaplan.wordpress.com

adresli sayfalarımda yayımlamaya inşaallah devam edeceğim. Buradaki yazılarımın pek çoğunu da inşaallah oraya aktarmayı düşünüyorum.

Bu siteyi kurma fikrinin sahibi ve sitenin açıldığı günden beri maddi ve manevi katkı ve desteğini eksik etmeyen İbrahim Arslan başta olmak üzere, Lâfistan’a yazıları, yorumları ve ziyaretleriyle değer katan herkese teşekkürle…

Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler
(Yahya Kemal)

_____

Teşekkürle… Alllah yolumuzu ve yolunuzu daim güzel eylesin…

Fahri Kaplan

24
Eki

Kara Kıt’a ve Beyaz İnciler

   Yazar: Fahri Kaplan

20161024_170214

KARA KIT’A VE BEYAZ İNCİLER

Gerçi bir şiir bir kez yazılır
Güzelse okunur tekrâr tekrâr

Nazîreler söylenir bazen de
Söz süsler ondan ilhâm alanlar

Kelâm tıpkı okyanus gibidir
İçinde binler inci mercân var

Ve şâir dalgıç bulur inciyi
Sonra sevinçle âleme saçar

Böyle söylenir mesnevî gazel
Böyle denir eş’âr-ı dürer-bâr

Güzel sözü vasfedeyim diye
Fahrî nicedir defterler karalar

 

Fahri Kaplan, 24.10.2016, Muğla.

11
Tem

   Yazar: Okan Taştepe

13626611_1045151832219684_742310577383584684_n

 

DON’T FORGET……!

3
Mar

PAMUKTAN DİLEK / KIŞ’A DAİR

   Yazar: Gizem Ece Gönül

İki bahar arasında kalıp da tuttuğu dileği bir türlü gerçek olmayan ya da gerçekleşip de bize çaktırmayan bir mevsimden çıktık yorgun argın; ama telaşsız, sakin “hoşça kal” dedik etekleri pamuk, saçları ıslak olan bu mevsime. Kimimiz bir parça kopardık eteklerinden, kimimiz daha elimize almadan korktuk bu çıngıraklı kumaştan. Oysa onun saçlarının kurutulmasına ve taranmasına ihtiyacı vardı.

Uzamıştı saçları, günlerin kısalıp gecelerin uzadığı gibi ve ıslanmıştı saçları gecelerin beyazlaması, gündüzlerin eriyen pamukların sularını barındırması gibi. Saçları eteklerine değil ama beline kadar varmıştı. Rüzgârda savruluyor ve yere çarptıkça daha da ıslanıyordu. Islandıkça kuruluğa özlemi artıyordu. Sımsıkı kapatıp ağzını, sıkı sıkıya sıkıp dişlerini bir şeyler mırıldanıyordu kendi içine doğru. Ancak duyulan tek şey ağabeyi rüzgârın bas sesi oluyordu. Biliyordu yine de sağının ve solunun onu yalnız bırakmayacağını ve daha şiddetli sessizlikte mırıldanıyordu aynı cümleleri. Elbet kuruyacaktı saçları, elbet taranacaktı ipek ellerde. Şen çocuk kahkahaları, kalın giysileri içinde yan yana duran insanlar ve hiçbir şeyin sağlayamadığı bu eşsiz pamuklarla seviyordu kendini; insanların “çok” diye andığı zarfla.

Gündüzün gecenin, gecenin de gündüzün evine gittiği bir günde sessizce sağına baktı: Kendisine öfkeler kusan, hırçın bir arkadaş hâtta “öndaş”. Sonra soluna baktı: Yeşil perdelerle yukarıda sarı bir daire. Devraldığı ve devredeceğine bakakaldı bir süre. Arada olmakla İkisinden de bir parça taşıyordu içinde. Bir de ikisine de benzemeyen bir pamuk tarlası, beline dayanmış ıslak saçları ve elinde tuttuğu iki dişli bir tarağı… Sımsıkı kapadı ağzını yine, sımsıkı mırıldandı yine. Ve ipek bir el taradı saçlarını sarı daireyle kurutarak. Sordu bu sahipsiz el: “Acaba ne dilemiştiniz kardan bahar?”
-Gelecek yıl biraz daha kuru, çok az daha ıslak; ama pamuktan saçlar.

28
Oca

KÜÇÜK PRENS VE HAYAT

   Yazar: Mevlüt Karakaplan

indir

İnsanın kendine taparcasına bireyselleştiği ve yapayalnız kaldığı modern zamanlarda,herkesle ve herşeyle olan bağlarımız zayıflarken insani münasebetlerimiz de eriyip tükeniyor hızlı bir şekilde. Kendi eliyle kendi kuyusunu kazan insanoğlunun bu gibi gidişatından rahatsız olan kafalar, hep aynı mantık etrafında dolaşıp hep aynı türküyü söylüyorlar. Bu problemlerden ötürü ”Öz ağzından kafa tasını kusacak” seviyede şiddetli sancılar çeken bu devasa dimağılar, saadeti toplumsal huzurda aramışlar tarih boyunca. Ve neticesinde tüm zamanlara ve insanlara hitap eden eşsiz eserler arz-ı endam edivermiş. Mesela Goethe, o muhteşem eseri’Faust’için; ‘hayatımın toplamı’ diye bahseder. Altmış yıl nasıl bir sabır ve psikolojiyle geçmişse artık; neticesinde insan olmanın derinliklerine bu denli inmeyi başarmış, başrmakla kalmamış belki daha da ötesine ulaşmış bu büyük adam.
İnsaniliği ve alemşumul olması itibariyle yüreğimize en çok dokunan eserlerden birisi de ‘Antoine de Saint’in ”Küçük Prens’idir. Her ne kadar küçüklere yazıldığı söylense de, 30’lu yaşlarımda kendisinden daha yeni yeni kıvılcımlar farkettiğim yapıtın; özellikle yetişkinlerce üzerinde düşüne düşüne okumaları gerektiğini düşünüyorum. Şiddettle tavsiye ediyorum.
2.Dünya Savaşı toplumu ve modern toplumlara yerinde eleştirilerde bulunuyor ‘de Saint’. Mesela sanatçılara, işadamlarına, muktedirlere, sarhoşalra ve daha başka karakterlere ancak bu kadar başarılı inebilir bir yazar. Böylesi fikir insanları sanki kadimden beri her hadiseye şahitlik etmişler ve gelmiş geçmiş bütün insanların her biriyle ayrı ayrı ahbaplık kurmuşlar da, her detaya bu kadar aşına olmuşlar sanki. O kadar içten, o kadar samimi ve o kadar yakından. Her insanın bir alem olduğunu söyler eskiler. Kendi alemine hakim olabilen bu fikir insanları, bütün alemlere nasıl vakıf olduklarını gösteriyorlar böylece.
Elbette kitabın her bölümü enfes. Ama yirmiyedi bölümden oluşan ve her bölümünde ayrı derinliklere inilen bu engin eserde en ilgimi çeken ve içimi okşayan kısmı ‘küçük prens’in bir ’tilki’ ile karşılaştığı kısım. Girişte de değindiğim dost olmak, bağımlı olmak, bağlanmak birilerine ya da birşeylere; vefa ve bağlılık göstermek mevzusuyla alakalı olan kısmı. Hikayade ‘küçük prens’ ile ’tilki’ arasında geçen diyalog şöyle:
-(…)
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu….
…‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”…
Sahip olduklarımızın her gün arttığı dünyamızda, bağ kurduklarımızın ve ’tilki’nin ifafesiyle evcilleştirdiklerimizin ne kadar da eksildiğinin farkında mıyız? Evet, ‘bağlanmak’; bebeğe, anneye, sevgiliye bağlanmak. Hayata, mesleğe, eğlenmeye, düşünmeye… Ne olduğunu bilmeden ve çok da önemsemeden, bağlanma nimetinin başlı başına ne de büyük bir lütuf olduğunu hissedince ‘Küçük Prens’ daha çok tesir ediyor, daha çok okşuyor yüreğimizi.
Bağlanılan her şeyin nazarımızda ki biricik ve nev-i şahsına münhasır olduğunu idrak ediyoruz ilkin. Ve sonra, biriciğimizi sakınalım derken herşeyi ondan sakınmaya başlıyoruz. Bir gün elimizden uçup gideceği için,bağlarımızı kuvvetlendirmişsek eğer, gitmek bağlandığımızı elimizden alabilmesine rağmen bağımızı daha da muhkemleştiriyor çoğu zaman. Bağlarımız ve bağlandıklarmız olmasaydı eğer yalnızlığımız daha da katmerleşecekti, dünya daha da yaşanılmaz hale gelecekti her birimize. Oysa ‘bağ kurmak’la; dost oluyoruz, paylaşıyoruz, özlüyoruz ve vefa duyuyoruz.
Lakin şu küçük dünyada, bağlandığı ve dolayısıyla sevdiği, hasret duyduğu, en önemlisi de paylaştığı birileri ya da birşeyleri olmayanlar nerden bilecekler ki ‘bağ kurma’yı nimet mertebesine çıkaran kıymetleri? Nerden bilecekler ki ne için sevinmeyi ne için ağlamayı? Bağlanmayı nerden bilecekler? Oysa hayatımıza giren her şeyle münasebettar olmuşuzdur artık. Hayatımızda değdiğimiz her şey, kişi yahut olayla bir bağımız olmuştur artık. Onlar artık vefa, paylaşım ve özlem hakeden konumdadır nezdimizde. Muhabbet ettiklerimiz, giyip eskittiklerimiz, kullandıklarımız, içinde yaşadıklarımız ve hatta yediğimiz çikolatanın kabı ve ya meyvenin kabuğuna varıncaya kadar. Tıpkı ‘Küçük Prens’ ve ’tilki’ arasında olduğu gibi, evcileşmemiz ya da evcilleştirmemiz gerekir aradaki bağları. Safları sık tutmak gerektir.

Mevlüt KARAKAPLAN

Not: http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar

21
Oca

İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

   Yazar: Mevlüt Karakaplan

CTE8k1tWoAAtFpy       İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

 
Henüz bir buçuk yaşında. Bir bakışı, bir tebessümü, bir ahh edişi o kadar derinden ve o kadar etkileyici ki;  yeryüzündeki en anlamlı varlık sanki. Sanki gelmiş geçmiş en etkileyici ve en içten insan  oymuş  gibi. En maharetli sanatçıların sanatlarından daha tesirli bizim nazarımızda ses ve hareketleri.
 Küçük Levent Emir’imiz bu davranışlarıyla öyle çok şefkat celp ediyor ki; bütün insanlığın en mağduru, en merhamete layık olanı sanki. Sanki o ağlasa, beraberinde bütün bir insanlık ağlayacakmış gibi. Herhangi bir yerini azıcık acıtacak olsa, sanki tüm dünyanın bağrına hançer saplanmış da herkes Levent’in acısıyla acı duyuyormuş gibi geliyor bize. çünkü o kadar ‘ biricik’, o kadar içimizden bir parça, o kadar nazik ve o kadar nazenin…
Ebeveyni olarak gerçekten ‘melek kadar masum’ olduklarına biz de şahitlik ediyoruz, Levent Emir’in ve tüm çocukların. Çünkü her ne kadar şımarırsa şımarsın; bütün yaramazlıkları, vurup kırmaları, tüm olumsuzluklarıyla bizi çıldırtacağı yerde,  bu hareketleriyle daha çok değiyor yüreğimize sanki. Ağzımızla kızsak içimiz acıyor, gözlerimizi kısıp sinirli baksak yüreğimiz titriyor, gayr-i ihtiyari elimizi kaldıracak olsak dizlerimizin bağı çözülüyor, gözünden bir damla düşse içimizden ırmaklar çağlıyor… Evet, o bizim evladımız, o bizim ciğer paremiz, o bizim en zayıf ama bir o kadar da bizi biz yapan en önemli yanlarımızdan biri.
Ve işte ne zaman Levent Emir’i düşünsem, içimde sürekli yanan o ateşin kaynağı beliriveriyor gözlerimin önünde kare kare. İlkin, Levent’in bizim ciğerimiz olduğu kadar başkasının ciğeri olan o küçük kız çocuğu geçiyor hafızamdan. hepimizin ciğerini paramparça edercesine.  Ortadoğu’da savaşta annesini kaybetmiş bu çocuk,  yetimhanenin zeminine çizdiği anne resminin kucağına denk gelecek şekilde resmin üzerine iki büklüm uzanarak, en çok ihtiyacı olan şeyi,şefkat ihtiyacını, böyle bulmaya çalışırken düşünüyorum.  İçimdeki volkanlar kabarıyor ve kaynıyor…
Hemen akabinde domino taşı etkisi gibi bu resim diğer haberleri yıkıveriyor önüme. Suriye’li mülteci bir kız çocuğunun açlıktan ölmeden önce yazdığı mektubundaki dizeleri geliyor aklıma; bizi insanlığımızdan utandıracak o dizeler: ‘Ey Ölüm Meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyebileyim. Ben çok açım!’. hatırlayınca bu sözleri, içimde zaten kaynayan volkanlar çıldırıyor, patlamak üzere darmaduman olmanın bir yolunu arıyor…
Sonra hemen ‘Aylan’ bebek atlayıveriyor tüm gerçekliğiyle ortaya. Evet ‘Aylan’. Hani şu batmış mülteci botundan küçücük cesediyle kıyıya vuran ve tüm dünyanın içini ‘cızz” ettiren minik yavru. Hani şu cicilerini giyip de ”bayramına” bir türlü kavuşamayan yüzüstü uzanmış cansız melek. Hani şu kendisine üç-beş gün üzülmekle yetindiğimiz ve kendisini daha bir çok bebeğin ölmesiyle takip ettiği bedbaht coğrafyanın çocuğu. Hepimizin yavrusu kadar yavru, hepimizin kadar masum, hepimizinki kadar yaşaması gereken küçük yavrucaklar. Bu defa içimdeki deli volkanı tutamıyorum artık. Gerçek bir volkan gibi patlıyorum. Adeta lavları gözlerimden püskürürcesine akıveren bir volkan gibi. Lavlar göz yaşı olup dökülü veriyor gözlerimden sessizce. O günahsız bebelerin hepsi de Levent Emir oluveriyor. Levent Emir’imiz hepsinin suretinde temessül ediyor…
Maalesef görebildiklerimizin görmediklerimize nazaran çok daha vahim ve çok daha tahammül edilmez durumların olduğunu bile bile yine de hiç birşey olmamış gibi devam ediyoruz tüm eğlencelerimize. Afrika’da, Haiti’de, Uzak Doğuda, Mynmar’da ve daha bir çok yerde kim bilir niceleri yaşanıyordur.Kim bilir kaç çocuk açlıktan ölüyordur, kaçı donarak, ve kaç kişi boğularak ölüyordur.  Ama işte hayat yine de devam ediyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor çünkü.  Çünkü çaresizlik ve ölüm en çok başkasına yakışıyor. Bize yakışmıyor hiç. Yakıştıramıyoruz bunları bize, yakıştıramayız. Çünkü bizden çok uzak olduğunu sanıyoruz. Halbuki o kadar yakın ki bize; karın ve  soğuğun içimizi üşütecek kadar soğuk havaların yaşandığı bu mevsimde sıcacık ve huzurla oturduğumuz evlerimizin pencelerinden başımızı uzattığımızda; bu çaresizlik tablolarını, ya penceremizin hemen altında ya da evimizin hemen yanında görebilecek kadar yakınken yine de yakıştıramıyoruz bir gün o hale düşmeyi kendimize. Evet, hayat devam ediyor ve insanlığımız ağır yaralı vaziyette.
İşte yine Levent Emir benimle oynamak üzere bana doğru  koşarken, pencereden yere usul usul yere doğru süzülen kar taneleri ilişiyor gözüme. ‘ Hava ne de güzel.Levent Emir’i alıp kartopu oynamaya mı çıkarsam?’ diye düşünürken, birden  ‘Aylan’ bebek ve daha bir çoğu bir tellal gibi bağırıp duruyor tahayyülümde. bir oyana bir buyana dolaşıp çığlık atıyor  her biri.  Kolum kanadım kırılıyor. Kar hala yağmaya devam ediyor ve ben de şairin dediği gibi mırıldanıyorum kendi kendime; ‘ Ne zaman kar yağsa yoksulları, evsiz-barksızları, açları düşünürüm. Karın keyfini çıkaramadım, çıkaramam!!!’…
                                                                                                            Mevlüt KARAKAPLAN
Not:  http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar/927/nsanliimiz-air-yarali.html
12
Tem

BOSNA’YI UNUTMA UNUTTURMA…..!

   Yazar: Okan Taştepe

11707500_1100946793253395_9210042703617536578_nS

FAZLA  SÖZE GEREK  YOK  HERHALDE   GÖNÜLDAŞLAR…………!

9
Tem

BOSNA’NIN 600 YILLIK ALPERENLER TEKKESİ

   Yazar: Okan Taştepe

11411847_847512475316955_9135327665574876892_o

BOSNA HERSEK’İN   HERSEK-NERETVA   KANTONUNDA   MOSTAR KENTİNİN GÜNEYDOĞUSUNDA BULUNAN

BLAGAY  İSİMLİ  BİR KASABANIN YAKININDADIR.BLAGAY   ALPERENLER    TEKKESİ   YAKLAŞIK   600 YIL   ÖNCE

ANADOLUDAN   BÖLGEYE  GELEN  DERVİŞLER   TARAFINDAN   BUNA  NEHRİNİN   KAYNAĞINA  KURULMUŞTUR.

YÜZYILLAR  BOYUNCA  BÖLGE  İNSANINA  HİZMET  VERMİŞTİR.

ESKİ YUGOSLAVYA  DÖNEMİNDE  KAPATILAN  TEKKE , BOSNA  HERSEK’İN BAĞIMSIZLIĞINDAN   SONRA

YENİDEN  TÜRKİYE  TARAFINDAN  RESTORE EDİLEREK  HİZMETE  AÇILMIŞTIR.TEKKEDE  AYRICA  SARI  SALTUK

HAZRETLERİNİN  TÜRBESİ  DE   BULUNDUĞU   RİVAYET   EDİLMEKTEDİR.

HER YIL   TÜRKİYE   BAŞTA  OLMAK  ÜZERE  DÜNYANIN  FARKLI  YERLERİNDEN  200 BİN  KİŞİ  TARAFINDAN

ZİYARET EDİLEN  TEKKE, ÜLKEDE GÖRÜLMESİ  GEREKEN  EN  ÖNEMLİ  YERLERDEN  BİRİ  KONUMUNDADIR.

11221431_847512478650288_4813864142888209468_o

canakkle_caberk_kopek

       Çanakkale’de 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, askerleriyle birlikte ilerliyordu.. Ve bu vaziyette Kilitbahir köyünün ortasındaki meydan çeşmesine kadar geldiler.. Çeşmenin önündeki Hasan Beyin dikkatini birşey çekmişti.. Üzeri yara bere içerisinde ve tüyleri dökülmüş bir köpek su içmek için çeşmeye yanaşmaya çalışıyor, onun bu perişan halini görenler taş atarak köpeği çeşmeden kovuyorlardı..

Hasan Bey bu duruma çok üzüldü, atından indi köpeğin üzerindeki yaralara aldırmadan onu kucağına aldı ve çeşmenin yanına götürdü.. Hayvana su içirdi, yaralarını temizledi. Ardından karnını doyurdu ve köpeği alarak yoluna devam etti. O günden sonra köpeği yanından ayırmadı Hasan Bey! Adını da Canberk koymuştu. Canberk kısa zamanda tüm Mehmetçiklerin dostu olmuştu. Türk askerleriyle siperden sipere atlıyor!.. Tüyleri yeniden çıkmış, yaraları ise tamamen iyileşmişti. Askerler soruyorlardı Hasan Bey’e; “Komutanım, bu köpeğe neden bu kadar alaka gösteriyorsunuz?”

El cevap; “Yüce Allah’ın Kıyamette bu köpeğe neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum!” İşte Hasan Bey böylesine imami kamil biriydi.

Bölgedeki savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Yine siper savaşlarının birinde tarih 11 Temmuz’u gösteriyordu ve bizim Mehmetler, Fransızları püskürtmüşlerdi! Savaş alanı Fransız askerlerinin cesetleriyle doluydu.. Ama biz de zayiat vermiştik.. Mehmetçiklerimiz bir yandan ölen arkadaşlarının defin işleriyle uğraşıyor, diğer yandan ise yaralılara yardım ediyorlardı. Hasan Yarbay’da olayın tam ortasında askerledine direktifler veriyordu. O sırada bir Fransız askerinin yerde kıpırdadığını gördü! Askerin yaralı olduğunu düşündü. Yardım etmek için Fransız askerin üzerine eğildi ki, ölü taklidi yapan asker, sakladığı hançeri Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Hasan Bey bir anda sarsıldı ve yere yığıldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu. Herşey aniden olup bitmişti. Yanına koşup gelen askerlerine fısıltı halinde şu sözleri söyledi; “Allah şahidimdir ki, bu Fransız’a iyilik etmek için yaklaştım!”

O an uzaklardan acı bir havlama sesi duyuldu. Canberk olanca hızıyla koşup koşup geldi ve velinimetinin yanına çöktü. Sahibinin ellerini yalıyor, adeta kalkması için yalvarıyordu…

Yarbay Hasan Bey’in gözleri buğulanmış, çehresi solmaya başlamıştı.. Birden, silkinir gibi oldu ve yanındakilere; “beni ayağa kaldırınız” dedi. Askerleri onu yavaşça ayağa kaldırdılar. Üstü başı kan içinde olan ve son anlarını yaşayan Yarbay Hasan Bey; “Lâ ilâhe İllallah Muhammedün Rasulallah” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu…

Ve ardından saygılı bir biçimde sözlerine devam etti. “NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULALLAH” ve olduğu yere yığılarak ruhunu teslım etmiştir.

Bunun gören mehmetçıkler yarbayın ustune Türk bayrağını orterler.Köpeği Canberk de bayragın altına yarbay Hasan’nın ayak ucuna yatar ve bı sure sonra askerler Yarbay Hasan’ı defnetmek için gelirler bayrağı kaldırdıklarında kopegi Canberk’i kaldırmak ısterler ama bır turlu bunu basaramazlar aradan bıraz zaman gectıkten sonra Canberk de ölecektir.

Yarbay Hasan’ defnettıkten sonra köpeği Canberk’i de ayak ucuna defnederler.

Kaynak:http: www.haytap.org
7
Oca

Hz.ÖMER’DEN BİR KISSA

   Yazar: Okan Taştepe

            Hz.Ömer,halife olduğunda,parasıyla bir adam tutar.Adama,hergün bir akçe vereceğini söyler.Adam görevinin ne olduğunu sorunca “Hergün bana gelip,ölüm var Ömer diyeceksin” der.Adam uzun zaman boyunca gelir, “Ölüm var Ömer” der,altın akçesini alır ve gider.En nihayetinde bir gün yine vazifesini yapar,ölüm var Ömer der,altın akçesini alır ve Hz.Ömer der ki:”Artık gelme.” Artık gelme çünkü,artık ölümü unutmam der adama.Sakalındaki ilk akı aynada görmüştür o gün.

3
Oca

AĞAÇLAR VE ODUNLAR – 2

   Yazar: Doğan ÖZÇELİK Tags: , , , ,

 

12                              “Ağaçları sevelim odunları da” diye bir yazıyla başlamıştım bu sitede yazmaya. 28 Şubat’ın etkilerinin devam ettiğinden şikayet etmiş baskının her alana yayılmış olmasından dem vurmuştum. 2008 yılıydı sanırım ve o zamanlar bu etkinin giderek azalacağına ve baskıcı devlet yönetimi anlayışından tamamen uzaklaşacağımıza yönelik umutlarım çok kuvvetliydi.

Tarih tekerrürden ibaretti. Defalarca ben sen olmayı biz olmaya tercih etmiş bir milletin evlatları olarak yeniden ötekileştirmeyi , dışlamayı ve kendi gibi düşünmeyenleri düşman saymayı devlet politikası haline getirdik. Ne farklılıkların güç olduğunu farkedebildik ne de farklı düşünmenin düşmanlık olmadığını anlayabildik. Şiirlerle şarkılarla gökkuşağına methiyeler dizdik ama yağmurla güneşin çatışmasından ortaya çıktığını da anlamak istemedik onu güzel kılan özelliğin farklı renklerden oluşması olduğunu da.

Komünizmin söylem olarak güzel olduğunu , herkesin eşit olmasın da nasıl bir kötülük olabileceğini sormuştum bir hocama daha aklım yeni yeni kesmeye başlarken. Bir  fabl anlatmıştı hocam. Ormanda kral aslan toplamış tüm hayvanları ve artık ormanımda kominizm var herkes eşit demiş. Sevinç çığlıkları arasında geçen üç beş günden sonra bakmışlar aslanlar yine et yiyor ,tavşanlar ot. Tavşan varmış huzura “ kralım siz et yiyorsunuz biz ot . bu nasıl bir eşitlik ?” diye sormuş. Aslan : biz birinci grup eşitiz bak hepimiz et yiyoruz siz ikinci grup eşitsiniz siz de hep ot yiyorsunuz ,demiş. Eşitsiz eşitliğin sadece komünizmde olmadığını demokraside de et yiyenlerin ot yiyenleri sevmeyebileceğini , küçümseyebileceğini öğrendim geçen bu zamanda.

Daha fazla yiyebilmek için saldırdılar yeşillik alanlara, ağaçlara. Ağaçları korumak suç oldu. Ağaç diyenler ülkenin gelişmesini istememekle suçlandı, vatan haini ilan edildi. 6000 zeytin ağacı kesildi . Kesilmeden önce kesenlere yakın olan bir site zeytin ağacının uğursuzluğundan bahsetti , Yahudilerin zeytin ağacıyla ilgili kendilerini koruyacaklarına olan inançlarını öne çıkartıp lanetlediler zeytini , zeytin ağacını. Oysa biliyorlardı Allah’ın kendi kitabında zeytine yemin ettiğini. “Vettîni ve’z-zeytûni “ dediğini. Hiç dillendirmediler çünkü işlerine gelmiyordu.

Zeytinleri koruyan köylüler dövüldü. Hain ilan edildi. Danıştay karar verdi . ağaçlar kesilmemeli dedi. Ağaçlar kesilmişti, köylüler dövülmüştü.

Ağaçları sevelim odunları da demiştim ilk yazımda. Ağaçları sevmeye korkuyorum . Odunları ? Odunları sevmiyorum artık.

10
Ara

BİR EFSANE:”ALEX DE SOUZA”

   Yazar: Okan Taştepe

İstatistikler yalan söylemez…!İşte ”KRALEX”in istatistikleri:

Alex de Souza, Fenerbahçe Forması Altında 344 Resmi Maçta 172 Gol Attı

Alex de Souza, Fenerbahçe forması altında 344 resmi maçta 172 gol atıp 136 asist yaptı. Alex 344 maçta 3 kez kırmızı kart görürken 54 kez sarı kart gördü. Alex 1027 şutta 407 kez kaleyi bulurken %74 isabetli pas ortalaması ile oynadı.
Alex de Souza, Lig Tarihinde En Çok Gol Atan İlk 11 Oyuncu Arasında Yer Alıyordu.

Süper Lig’de 2012-13 sezonunda forma giyen oyuncuların içinde lig tarihinde en çok golü bulunan oyuncu ünvanı ile başlayan Alex de Souza. toplamda 136 lig golü vardı. Alex 136 gol ile 100’ler kulübünde 10.sırada yer alan 136 gollü Ümit Karan’ı yakalamayı başardı. Alex de Souza lig tarihinde en çok gol atan yabancı oyuncu ünvanına sahip.

Alex de Souza, Süper Lig Kariyeri Boyunca 26 Penaltı, 14 Kafa, 11 Serbest Vuruş Golü Attı.

Alex de Souza Süper Lig kariyeri boyunca toplamda 136 gole imza attı. Alex bu 136 golün 60 tanesini sol ayak, 25 tanesini sağ ayak, 14 tanesini kafayla, 11 tanesini serbest atıştan, 26 tanesini penaltı atışlarından kaydetti. Alex 48 golü deplasmanda 88 tanesini takımı ev sahibi olduğu maçlarda kaydetti.

Alex de Souza, Süper Lig Kariyeri Boyunca 8 Kez Hat-Trick Yaptı. ( Bir Maçta 5 Gol Attı )

Alex de Souza, Süper Lig kariyeri boyunca 8 kez hat-trick yaptı. Alex, 2010-11 sezonunda 6-0 kazanılan Ankaragücü maçında 5 gol, 4-2 kazanılan Beşiktaş maçında 3 gol, 5-2 kazanılan Bucaspor maçında 3 gol, 2008-09 sezonunda 7-0 kazanılan Hacettepe maçında 3 gol, 2007-08 sezonunda 4-2 kazanılan Ankaraspor maçında 3 gol, 2006-07 sezonunda 6-0 kazanılan Erciyesspor maçında 3 gol, 2004-05 sezonunda 5-0 kazanılan Ankaragücü maçında 3 gol, 2004-05 sezonunda 3-2 kazanılan Gençlerbirliği maçında 3 gol atmıştı.

Alex de Souza, Süper Lig’de Bir Sezonda En Fazla Gol Atan Yabancı Oyuncu Rekorunun Sahibi.

2010-11 sezonunda Süper Lig’de 28 gol atan Alex de Souza, böylece bir sezonda en fazla gol atan yabancı oyuncu oldu. Alex’den önce Süper Lig’e bir sezonda en çok gol atan yabancı oyuncu rekoru Şota Arveladze’ye aitti. Şota Arveladze 1995-96 sezonunda Trabzonspor formasıyla ligi 25 golle gol kralı olarak tamamlamıştı.

Alex De Souza, Lig Tarihinde Bir Maçta En Fazla Gol Atan Üç Yabancı Oyuncudan Biri Olmuştu. ( 1996-97 Sezonunda Shota Arveladze – 5 Gol, 2000-01 Sezonu Mario Jardel – 5 Gol, 2010-11 Sezonu Alex De Souza – 5 Gol )

2010-11 sezonunda Ankaragücü maçında takımının attığı 6 golün 5 tanesine imza atan Alex de Souza, böylece Süper Lig tarihinde bir maçta en fazla gol atan üç yabancı oyuncudan biri olmuştu. 1996-97 sezonunda Trabzonspor takımından Shota Arveladze Eskişehirspor’a 5 gol atarken, 2000-01 sezonunda ise Galatasaraylı Mario Jardel Erzurumspor’a 5 gol atmıştı. Süper Lig tarihinde bir maçta en çok gol atma rekoru ise 1992-93 sezonunda Fenerbahçe’nin Karşıyaka’yı 7-1 yendiği maçta 6 gol birden atan Tanju Çolak’a ait.

Alex de Souza, Süper Lig Tarihinde 2 Kez Gol Kralı Olan İlk Yabancı Oyuncu Oldu.

Süper Lig’de 2010-11 sezonunu attığı 28 golle gol kralı olarak tamamlan Alex de Souza, bu onuru 2.kez yaşadı ve böylece lig tarihinde 2 kez gol kralı olan ilk ve tek yabancı oyuncu oldu. Daha önce Fenerbahçe formasıyla 2006-07 sezonunda 19 gol atarak Süper Lig’in gol kralı olan Alex de Souza, 2010-11 sezonunda da 28 gol atarak Süper Lig’in gol kralı oldu. Ayrıca Fenerbahçe takımı Alex de Souza’nın gol kralı olduğu her iki sezonda da şampiyon oldu.

Alex de Souza, Avrupa Kupalarında En Çok Gol Atan ve En Çok Oynayan Yabancı Futbolcu.

Fenerbahçe’nin Avrupa kupalarında en golcü futbolcusu ünvanına sahip Alex, sarı-lacivertli formayla Avrupa kupalarında 61 maçta toplam 15 gol kaydetti. Alex de Souza aynı zamanda Türk takımlarının Avrupa kupalarında en çok gol atan ve en çok Avrupa maçı oynayan yabancı futbolcusu durumunda bulunuyordu.

Alex de Souza’nın Süper Lig’de En Çok Gol Attığı Takım Ankaragücü Oldu. ( Ankara Takımlarına 37 Gol Attı – Toplam Golünün %27’si Atmış Oldu)

Süper Lig’de 9 sezonda toplam 136 gole ulaşan Alex de Souza Süper Lig’de en çok golü Ankaragücü’ne attı. 2010-11 sezonunda 2 maçta 5 gol attığı rakibine 2009-10 sezonunda 2 maçta 2 gol, 2005-06 sezonunda 2 maçta 2 gol ve 2004-05 sezonunda 2 maçta 3 gol atan Alex toplamda attığı 136 golün 37 tanesini Ankara ekiplerine karşı ( attığı gollerin %27’si) kaydetti.

Fenerbahçe’nin Süper Lig Tarihindeki 3000.Golünü Alex De Souza Attı.

2010-11 sezonunda Bucaspor maçında Fenerbahçe’yi 1-0 öne geçiren golü kaydeden Alex De Souza, böylece Fenerbahçe’nin Süper Lig tarihindeki 3000.golünü atan oyuncu olmuştu. Fenerbahçe adına Süper Lig tarihinde 1.golü Ergun Öztuna, 1000. golü Erol Togay, 2000.golü Uche Okechukwu ve 3000.golü Alex De Souza atmıştı.

Alex de Souza, Kariyeri Boyunca Galatasaray’a 9 Gol, Beşiktaş’a 13 Gol Attı. ( 42 Derbi Maçta 22 Gol )

Alex de Souza, Fenerbahçe kariyeri boyunca ezeli rakibi Galatasaray’a karşı toplamda 9 gol attı. Alex 9 golün 6 tanesini Şükrü Saracoğlu Stadı’nda 2 tanesini Türk Telekom Arena’da, 1 tanesini Erzurum Kazım Karabekir stadında attı. Fenerbahçe’de 9. sezonunu geçiren Alex ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı toplam 42 derbide forma giyerken, 22 kez gol sevinci yaşadı. 21 maçta Beşiktaş’a 13 gol atan Alex, 21 kez oynadığı Galatasaray’a ise 9 gol attı.

Alex de Souza, Fenerbahçe Formasıyla Beşiktaş’a Karşı Lig Maçlarında Hat-Trick Yapan İlk Yabancı Oyuncu Olmuştu.

Alex de Souza 2010-11 sezonunda 4-2 kazanılan maçta attığı 3 golle Fenerbahçe forması altında Beşiktaş’a karşı lig maçında hat-trick yapan ilk yabancı oyuncu olmuştu. Alex’den önce 1975-76 sezonunda Fenerbahçe Beşiktaş’ı 3-0 yendiği maçta Cemil Turan 3 gol atmıştı.

3
Ara

TÜRK FUTBOLU NEREYE KOŞUYOR?

   Yazar: Okan Taştepe

Söze milli takımdan başlayalım.Son yılların en kötü performansını sergiliyorlar.20 yıl önceki oyunlarına dönmüş bir takım.Şu an itibariyle Fifa sıralamasında 48.inci sıradayız.10 yıl önce 5.nci
sıradaydık.Durumumuz oldukça vahim.
Lige dönelim.Takımlarımız son 28 yılın en kötü ilk 10 hafta performansını yakaladılar.Ligimizin
”güya” en büyük takımları ilk 10 haftada toplam 40 gol attılar.Avrupa’dan bir örnek:Avusturya takımı
Salzburg bu sezon şu ana kadar tek başına 52 gol atmıştır.
Avrupa kupaları konusunda topun ağzındayız.Bu sezon takımlarımız fazla puan toplayamaz ise önümüzdeki
yıllarda lig şampiyonu bile eleme maçları oynamak zorunda kalacak.
Hakemlere gelelim.Her hafta farklı farklı maçlarda fahiş hatalar yapıyorlar.
Taraftarlara bakalaım.Stadlar bomboş maalesef.Nerde bu futbol seyircisi?Maçlara geldiklerinde de
olaylar olaylar…
Yöneticiler…Türk futbolunun önündeki en büyük engel bence yöneticilerdir.Profesyonellik anlayışları
neredeyse hiç yok.
Lafı fazla uzatmayacağım.Türk futbolu nereye koşuyor?

23
Kas

İ’tizâr

   Yazar: Fahri Kaplan

Kıymetli Lâfistan okurları,

Sitemizde yaşanan bir problem nedeniyle bir aydan uzun bir süre sitemize giriş mümkün olmadı. Ancak şimdi sorun giderildi ve kaldığımız yerden -inşaallah- devam ediyoruz. Problemin çözümünü sağladığı için site editörlerimizden ve yazarlarımızdan İbrahim Arslan’a teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizlerin de anlayışınızı rica ediyor ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yeni ve eskimeyen yazılarda buluşmak ümidiyle! Allah’a emanet olunuz…

www.lafistan.com adına Fahri Kaplan

28
Haz

Ramazâniyye

   Yazar: Fahri Kaplan

RAMAZÂNİYYE

 

Mübârek ayı tebşîre sadâ-yı ezân geldi

Çekildi gönülden kasvet ve canlara cân geldi

Gedâlar yol verir çünkü meydana sultân geldi

Şimdi nûra garkdır âlem şehr-i Ramazân geldi

 

On bir aydır bekleyenler gâyet mes’ûddur şimdi

Uhrevî rüzgârlarla kevn anber-âlûddur şimdi

Hakkâ yaklaştı gönüller nefis merdûddur şimdi

Şimdi nûra garkdır âlem şehr-i Ramazân geldi

 

Fahri Kaplan

 

Not: Bu şiir, sekiz sene evvel, 1427 Ramazan’ı başında (24 Eylül 2006’da) yazıldı.