Archive for the ‘Edebiyat’ Category

8
Tem

Bırak Dağınık Kalsın

   Yazar: Fahri Kaplan Tags: , ,

 

    Yazacağım, toparlayacağım, bütünlüklü yapılar kuracağım diye niye uğraşırız ki? Madem kemiği yok dilin, bırak sözler dağınık kalsın.

    Yazmasına yazdık da geriye ne kaldı bu yazılanlardan? Taşabildik mi, çağlayabildik mi? Bir gül solunca bülbülle beraber ağlayabildik mi? Ayrılık acısı karşısında içimizi dağlayabildik mi? Eğer yapamadıysak niye edilir ki bunca kelâm? Aklı doyurmak için mi? En hassas duyguların rafinesinde damıtılmadıktan sonra akıl aradığını sunabilir mi insana? İnsan, zihinden müteşekkil bir makine midir? Eğer öyleyse bu bilgisayar daha mı değerlidir bizden? Bilgiye verilen değerin zekâtı ilgiden esirgenirse tabiatın oluşan boşluğu kaldırma kuvveti kaçtır? Haydi yüce akıl, hesaplasana!

    Madem somut bir şekli yok aklın, bırak düşünceler dağınık kalsın! İster dağıtırım, ister satarım. Akıl benim kime ne!

 

                                                                                            Fahri Kaplan

2
Tem

Açız ve Âciz

   Yazar: Fahri Kaplan Tags: ,

     Baktığın pencereler hayatı aralıyor mu sana? Geniş bir dünya mı sunuyor, dar ufuklara mı hapsediyor? Girsene aşkın ummanına, boğulsana!

     Zor! İnsanın kendini bulması ne kadar zor! Çileli yolculukları göze alabilir mi âciz beşer? Âcizim, âcizsin, âciz. Ama unutma! Aslında aczimizde gizliyiz.

    Açız ve âciz. Bilmiyorum kaçın kurasını çekmekteyiz. Kaçıncı gemi kalkıyor limandan, bilmiyorum. Ben hesap uzmanı değilim, hesabımı hesaplayacaklara bırakmak mıdır kaderim? İki kere iki dördü bilmekten âciz bir açız. Açız her zamankinden çok ve âciz.

    Kavuşmak, müşkül. Alışmak, ateşe alışmak… Ateşe alışmış belli kül. Ancak kül alışmış ateşe, yalnız kül. Sen de kül gibi kavrul; sonra savrul, dağıt kirlerini. Kirlerini bilinmez bir boşluğa at. Hayatına yeni hayatlar kat.

    Dîvaneyim, dîvâne değilsin, dîvâne değil. Galibâ yalnız benim bu âlemin delisi!

    Aklı yele verişimin tatlı isyânını telaffuz edeyim yine: Güyâ dîvâne olmuşum, akıl benim kime ne!

 

                                                         Fahri Kaplan

    Hatıralarla tesellî bulurduk lâkin artık hatıralar da tesellî vermez oldu. Bilmiyorum ne yapsak ne etsek de şu yaz sıcaklarında tenimizle beraber kavrulan ruhumuzun yarasını sarsak. Ne yapsak, ne yapsak!..

    Daha çok yazsam, daha çok dertleşsem “Lâfistan”daki dostlarla. Bilmiyorum tatile mi çıksam alıp başımı; gitsem  uzak, kimsesiz diyârlara. Bazen içimden bir ses en iyi zamanın yaşadığım zaman olduğunu söylese de geçmiş, gelecek hep birden hücum edince bilemiyorum ne yapacağımı. Başka yerlerde, başka maceralar arıyorum. Ama nerde olursam olayım, kendimden kaçamıyorum. Yok öyle değil, kaçmıyorum. Kendini bilen niye kaçsın ki kendinden?

    İnsanın hiç bir ânı sabit değil.  Dışarda bir değişim var, görüyoruz. İçimizse, dışımızdan da hızlı değişiyor. Her gün ruhumuzdan kopan bir parça ya hatıra denizine karışıyor ya da oraya bile varamadan unutulup gidiyor. Bilmem ki bu unutuşlar mıdır bizi eksik bırakan?

    Doğ! Bir sabah güneş senden sonra doğmanın utancını yaşasın. Sen, bugün kendinle başbaşasın. Ruhunla beraber doğuyorsun, karanlığı güneşten önce sen boğuyorsun. Güneşin işi dışardakiyle, oysa senin derdin içindeki karanlık; doğuyorsun bir anlık, boğuyorsun içindeki zulmeti. Şiir tadında nesir yazarken ve içinde hisler kıpır kıpır azarken çözüyorsun ruhuna ilmek ilmek atılmış düğümleri. Fezânın en tatlı boşluğunda yürüyorsun ne ileri ne geri; ne geri ne ileri.

    Ey okuyucu, saçmalık sanma bu sözlerimi! Bunlar, el değmemiş sözleri arayan şairin çilesinin eseri.

    Güyâ dîvâne olmuşum, akıl benim kime ne!

                                

                                                 Fahri Kaplan

25
Haz

Avrupa Yakası’na Ağıt

   Yazar: Fahri Kaplan Tags: ,

Avrupa Yakası’nın Bitişi İçin Söylediğimdir…

… 

Şimdi gülmeler bitti, ağlamanın tam sırası,

Tarih oldu Burhan Altıntop’un her mâcerâsı.

Aslı, Volkan, Şâhika, Cem o diyârda kaldılar;

Şen gözlere görünmez oldu Avrupa Yakası.

.

               Fahri Kaplan

 

     Bizi biz yapan pek çok şeyden yüz çevrildiği bir devirde bir şair “Kendi Gök Kubbemiz” altında yaşadığımız en mesut demleri yâd ediyor, geleceğe yön vermek için ruhlarımızın muhtaç olduğu mâzîden alınacak ilhâmları bize sunuyordu. Mâzîye saplanıp kalmış bir adam değildi. Ama kendi kültür ve medeniyetine sırt çevirerek hiçbir atılımın yapılamayacağının da farkındaydı. Kendisini harâbîlik (harâb olmuş şeylerle uğraşma) ile suçlayan Ziya Gökalp’e verdiği şu cevap onun maziye dönüşünün istikbâle açılan bir kapı olduğunu bize gösteriyor:

         Ne harâbîyim ne harâbâtîyim  /                    Kökü mâzîde olan âtîyim.  

         Ya şimdi bu köksüzlük nedir cancağızım! Ya bu şuur ve idrâk kaybı nedir? Niye bu gençliğe sahip çıkılmaz? Niye nesiller “Kendi Gök Kubbemiz”in atmosferinden habersizdir?       TRT 2’de her pazar akşamı yayınlanan, bir çok akademisyenin Yahya Kemal’i anlattığı programda akademisyen bir milletvekilimiz –ismini hatırlayamadığım için özür dilerim- özetle şunları söylüyordu:   .

    “Almanya’da Goethe bir dönem ders olarak okutulmakta, bir genç Goethe’yi bilmeden üniversiteyi bitirememektedir. Çünkü  Goethe’yi anlamak Alman medeniyetini, Hıristiyan Batı medeniyetini anlamak demektir. Bizim üniversitelerimizde çoğunlukla önceki öğretilenlerin tekrarı olarak okutulan Türk Dili dersi yerine bir dönem Yahya Kemal anlatılsa, gençlerin onu okuması sağlansa  gençliğin ufkunun gelişmesi, kendi iklimini  idrak etmesi  yolunda önemli bir adım atılmış olacaktır. Çünkü Almanya için Goethe neyse bizim için Yahya Kemal odur. O, bizim medeniyetimizin şairidir.       .

       Biz edebiyatımızda aşk deyince Faruk Nafiz’i, din deyince Mehmet Âkif’i, derinlik deyince Necip Fazıl’ı, milliyetçilik deyince Ziya Gökalp’i hatırlarız. Yahya Kemal’in şiirinde ise bunların hepsi en güzel hâliyle mevcuttur.”

.

            Kültür hazinemiz olan eserleri kütüphanelerin tozlu raflarına terk ettikçe gelişmemiz, dünya devlet ve medeniyetleri arasında geçmişte ulaştığımız yerlere ulaşmamız ve yeni ufuklara yelken açmamız mümkün değildir. Hiçbir bina temelsiz kurulmaz, hiçbir meyve tohumsuz yetişmez.           Ey okuyucu! Üç kıtaya ikliminin anber kokusunu götürmüş bir milleti böyle sıradan hâle düşüren sanma ki dünyanın parasıdır. Bil ki bağrımızda kanayan şey, köksüzlüğün yarasıdır. Kökünden kesilmiş ağaca benzediğimizden olsa gerek bazı saatler içimizi dayanılmaz bir acı sızlatıyor. Böyle demlerde hâlimize yine “Kendi Gök Kubbemiz”den mısralar tercüman oluyor:  
  .
          Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
        Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
        Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
        Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
        Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
        Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
  
 
       Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

        Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

 

     HÂŞİMÂNE DUYUŞLAR

Turuncu ufuklar; kızıl, nâlân kamışlar;

Yâkut renkli âbın üstünde yüzen kuşlar;

Her akşam vakti ilhâm ediyor rûha

Derin tahayyüller, Hâşimâne duyuşlar.

                       

                                     Fahri Kaplan

***

Bir deniz veya bir göl kenârında güneşin gurûbunu seyretmek ne tatlıdır. Ahmet Hâşim bu vakti, hayatın şekillerini seyrettiği hayal havuzundaki renkli akislerle zenginleştirmiştir. O yüzden gurûb vakti bana hep Hâşimâne duyuşlar ilhâm eder.

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

(Ahmet Hâşim)

 Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta

 Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta

  (Ahmet Hâşim)

O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..

 NAZIM HİKMET

         Uzun bir yazı yazdım sonra sildim hepsini. Ve sanat anlatsın kendi halini… Siyasi düşüncelerini beğenmesek de Nazım’ın bu şiirini beğenmemek elde mi? “Tahir ile Zühre” okunmadan Nazım bilinebilir mi? Anlatmak ve anlamak istediğim şu: bizim için hiç ara renkler olmadı.Bir kişi, bir nesne ,bir olay ya karadan daha kara ya ana sütü gibi ak… Ama artık bilmek ve anlamak gerektir ;üç boyutlu evrende hiçbir şey tek taraflı değildir.

7
Nis

Gurbetten Biga’ya Dönüş

   Yazar: Fahri Kaplan Tags: , , ,

 

 

   Gurbette yaşayanlar bilir, ne tarifsiz duygudur memlekete kavuşmak. Hele bu memleket Biga gibi havası, suyu, kokusu kendine has; insanındaki bir tebessüm nice baldan tatlı bir yerse… Bir akşam vakti Biga’ya kavuştuğum anlardaki lezzeti çok az şeyden alabilmişimdir hayatta.

 

     Bir yerin sırrına en iyi ömrünün en müstesnâ demlerini o yerde yaşamış kimseler vâkıf olur. Öyle ki bu kişiler için o yerin her sokağı, her kaldırımı, görüldükçe nice hatırayı çağrıştıran bir rüyâ âlemidir. Hele çocukluk, gençlik orada geçmiş; hayatın hiç unutulmaz, tatlı, deli-dolu anları bir kısa film gibi yaşanmışsa bir yerde, insanın orayı unutması mümkün değildir. Bütün bunlar bir araya geldiğinde anlarız neden Biga, gurbetteki Bigalı’nın ruhunu derinden kavrar her kavuşulduğunda.

 

     Biga’ya dönüş yolculukları yok mu! Hele o yolculuğun son anları… Bursa yolundan Biga’ya yaklaşırken uzun bir düz yolun sonunda yokuşlar çıkar karşımıza. Birkaç tane vardır bu düz yoldan sonra gelen yokuşlardan. Çıkılan her yokuş heyecanlandırır insanı. Acaba şimdi mi kavuştuk öz memleketimize diyen Bigalı için yerinde durmak ne zor bir şeydir o dakikalarda. Hele gece yolulukları insana bu gizemli ve heyecanlı havayı çok daha iyi verir. Ve en sonunda ince bir tebessümle parlar Biga’nın hem-şehrî ışıkları. Kavuşmak bu kadar güzel olmasa gurbetin ne anlamı kalırdı ki zaten. Böyle demlerde şair olmalı ruh, en güzel şiirini Biga’ya yazmak için. Belki de bir mûsikî-şinâs olmalı, en güzel şarkısını Biga’ya armağan edebilmek için. Bir ressam olmalı, mutluluğun resmi yapılabilecekse başarmak için. Ya da bir atlet olmalı, Biga’nın her sokağında koşmak, yürümek, çocuklar gibi zıplamak için. Biga’yla olmalı ruh, Biga’yla dolmalı bu demlerde.

     Şimdi gurbet geride kaldı. Her gün yaşamaya alıştığımız Biga yine güzel, yine bize hitap ediyor. Ancak ne o gurbet günlerinde duyduğumuz özlem ne de dışardan gelip Biga’ya kavuştuğumuz anlardaki duygular aynıyla tadılabiliyor. Aşklarının en ileri seviyede kalması için Leylâ ve Mecnun’u kavuşturmayan şair ne kadar haklıymış!

 

                                                  Fahri Kaplan

 

Not: Bu yazıyı Eylül 2008′de Biga’da kaldığım zaman yazmıştım. Şimdi yolum Biga ile yine ayrıldı. Geçen hafta Biga’yı ziyarete gittiğimde yüreğim aynı hislerle kıpır kıpırdı.

   Hey gidi çocukluğumun geri gelmez günleri heeey! Ne kadar özledim o bütün dertlerden âzâde, yalnızca masum gönlüme âmâde demleri!

    Fuzûlî “Şâir sözü elbette yalandır.” demiş ama Necip Fazıl ne kadar doğru söylüyor şu mısralarda:

 

    Çocukken haftalar bana asırdı,

    Derken saat oldu, derken saniye.

 

    Öyle değil mi gerçekten. Çocukken zaman geçmek bilmez, hayatla kana kana oynamaz mıydık? Evet, evet çocukken hayatla oynardık. Şimdi ise o bizimle oynuyor, dalga geçiyor. Ve bu oynayışın içinde eriyor zaman. Şâir kelimelerin kifayetsiz olduğunu söylemiş ama zaman kadar kifayetsiz olmaları ne mümkün!

    Haftalar saat şimdi, haftalar saniye… Ve asır olan haftaları geri getirmek mümkün olmuyor. Demli bir çayın içindeki şeker gibi bu demde eriyor zaman, eriyor. İnsana ise o güzel günlerden kalan bir hoş hâtıra tesellî veriyor. Yahya Kemal’in “Bir Dosta Mısralar” şiirini okuyan Fahri-i şeydâ, o dostun kendisi olduğunu vehmetmekle yanlış yapmıyor:

 

    Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;

    Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;

    Her an doludur gözleri cânân ve baharla,

    Kâm aldı bilir kendini ömründe felekten.

   

    Hâtıralarla yaşayabilen kâmil insanlar için zaman makinesi icad edilse ne edilmese ne! Onlar zaten şimdinin sınırlarıyla kayıtlı değiller ki. Çocukluk geri gelmese de muhayyile, hatırâları saklayan o müthiş nimet, onlara hasret ve vuslatı beraber tattırıyor.

    Bu masum olmayan dünyada çocukluğun masumiyetine ne kadar muhtacız!

                                                                   Fahri Kaplan

1
Nis

Hafif Hisler

   Yazar: Fahri Kaplan Tags: ,

 

  Deniz: _________Dalga

 _______dalga__________gelen

Mavi mavi a

__________k

___________a
__________n büyü…

Daha mı hafif kuş tüyü

Suyun verdiği hislerden?

.

Martılar vermekte haber

Sanki güzel yarınlardan

Bahre açılıp kenardan.

.

Gönül yola çıkmak ister.

.

Öyle bir yol ki “Sonsuz”a

Gitmekte burdan sıyrılıp.

Derim -fenâ  dan  a  y   r   ı    l    ı    p- :

“Tâlib değilim O’nsuza!”

.

Daha mı hafif kuş tüyü

Suyun verdiği hislerden?

Lafistan.com Gizlilik Politikası