02.04.08
Posted in Edebiyat at 4:57 am yapan fahrikaplan
Birçok edebiyatta olduğu gibi bizim edebiyatımızda da âşık dâimâ gam içindedir. Aşk onu öyle devâsız bir derde salmıştır ve âşık, bu hastalığın ateşiyle sürekli yanmakta, ızdırâb çekmektedir. Acaba zâhirdeki bu hâl hakîkaten böyle midir? Şeyh Gâlib’i dinleyelim:
“Âşıkda keder n’eyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır”
Aşk medeniyetinin en büyük âşıklarından “Hüsn ü Aşk” şâiri: “Âşıkda keder n’eyler?” diyor. Yanlış mı söylüyor? Asla! Âşık aşkı yaşarken rûhunu kaplayan vecd sayesinde kederden eser bile duymaz. Bu haldeyken kederin bile ayrı bir tadı olur. Aşk, âşık için öyle bir derttir ki bin zevke tercih olunur. Yahyâ Kemal bunu ne güzel ifâde ediyor:
“Cümle lezzetten lezîz iksirsin ey zehr-i aşk
Zevki derinden alan her rûh dermândan geçer”
O yüzden eller âşığı ızdırâba mübtelâ bir dîvâne sansa da âşık, zevkini aşk derdinden almanın mestliği ile madde âleminin çok fevkinde yaşar. Tabii ki böyle bir aşk, nefsânîliği aşmayı gerektirir. Günümüzde sık sık gördüğümüz şahsî dürtülerini tatmîn etme arzusundan kaynaklanan sevmenin çok üstündedir bu aşk. Fuzûlî bu iki aşkı kıyaslarken şöyle der:
“Canı kim cânânı için sever cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever”
Her güzel şey gibi aşkın da madde kafesine sokulduğu devrin âşıkları! Kaçınız kendinizi “canı cânânı için seven âşık” sınıfına koyabilirsiniz. Eğer koyabiliyorsanız siz de aşkın mestliği içinde yol alıp Gâlib-misâl: “Âşıkda keder n’eyler” diyebilirsiniz. Öyle ya, sevgiliye adanmış bir can niye keder duysun ki? Can senin mi ki onu kederle heder edeceksin?
“Yoluna cânâ revân etsem gerek cânım dedim
Yüzüme bin hışm ile bakdı dedi cânın mı var”
(Zâtî)
Fahri Kaplan
Permalink
01.29.08
Posted in Edebiyat at 4:24 pm yapan fahrikaplan
Nef’î (17. yüzyıl) Türk edebiyatının en önemli şâirlerindendir. En bilinen yönü hiciv ( karşındakini yermeye yönelik şiir, yergi) yazmaya meraklı olması ve bu konudaki ustalığıdır. Ben bu yazıda Nef’î’nin bu yönünü ortaya koyan iki güzel hadiseyi nakletmek istiyorum. Osmanlı Paşalarının toplandığı bir mecliste söz dönüp dolaşıp yazdığı hicivlerle birçok kimseyi kendisine düşman eden muzip şâirimiz Nef’î’ye gelir. Meclistekilerden Tahir Paşa daha önce ondan dili yanmış olsa gerek Nef’î’den lâf açılır açılmaz: “Aman, anmayın şu kelbi (köpeği)” der. Tabii bu lâf döner dolaşır. Kendisine köpek denmesine içerleyen ünlü hiciv ustası bu lâfın altında kalmayacaktır elbet. Tahir Paşa’yı şu nefis dörtlükle yerin dibine geçirir âdetâ:
“Bana kelb demiş Tâhir Efendi
İltifâtı bu sözde zâhirdir.
Mâlikî mezhebim benim zira
İtikadımca kelb Tâhirdir. ”
Tahir, kelime anlamı olarak “temiz” demektir. Mâlikî mezhebine göre köpek temzi bir hayvandır. Nef’î burada “kelb (köpek) Tahirdir.” Derken maliki mezhebinin bu özelliğini vurgularmış gibi görünüyor ancak arkaplanda Tahir Paşa’ya : “Asıl köpek sensin! Sen kim benim gibi söz üstâdına laf yetiştirmek” kim diyor. *** 17. yüzyılın ünlü şâir ve şeyhülislâmı, Nef’î’nin de yakın dostu olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi Nef’î’ye şu beyti gönderir: “Şimdi hayli sühanverân içre
Nef’î manendi var mı bir şâir
Sözleri Seb’a-i Muallaka’dır
İmr’ül-Kays kendisidir kâfir”
( Şimdi o kadar söz ustası içinde Nef’î ayarında bir şair var mıdır? Sözleri cahiliye Arapları’ndaki Yedi Askı şairleri gibi kuvvetlidir. O şairlerden İmr’ül-Kays adlı kâfir de onun ta kendisidir.) Aslında şâirliğinden övgüyle bahsedilen bu dörtlükteki kâfir kelimesine Nef’î içerlemiş olsa gerek ki Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye cevap olarak aşağıdaki kıt’ayı yazar:
“ Bize kâfir demiş müfti Efendi
Tutalım ben diyem ana müselman
Varıldıkda yarın ruz-ı cezaya
İkimiz de çıkarız anda yalan” (Müftü Efendi bize kâfir demiş. Şimdi ben de tutup ona Müslüman desem yarın mahşer yerine vardığımızda ikimizde sözümüzde yalancı çıkarız.)
***
Nef’î elbette bu hicivlerden ibaret bir şâir değildir. Başkalarını ve kendisini övmede de üstüne yoktur bu büyük söz üstâdının. İskender Pala Nef’î’den şöyle bahseder: “Öven, övünen, söven bir şâir.” Tabii Nef’î’nin bu özelliklerinin yanında düşündüğünü ifade etmekten çekinmeyen çok samimî bir yüreği olduğunu da belirtmek gerek. Tabi herkesi yermiş olması ona çeşitli düşmanlar kazandırmıştır. En sonunda padişah IV. Murad kendisine hiciv yazmayacağına dair yemin ettirmiştir. Ama Nef’î bu; rahat durabilir mi? Vezir Bayram Paşa’yı hicvedince sarayın odunluğuna kapatılır. Artık şairin düşmanlarına Gündoğmuş, onu cezalandırma fırsatı bulmuşlardır. Vezir Batram Paşa da kendisine yapılan hakareti hazmedemez ve Nef’î hakkında idam kararı verilir. İdamı açıklamak için siyah tenli bir haremağası Nef’înin yanına gelir. Şairin haline acıyan haremağası Nef’î’ye der ki: “Bak al şu kâğıdı kalemi saraya bir dilekçe yaz. Ben de elimden geldiğince sana destek çıkar, seni bu cezadan kurtarmaya çalışırım.” Nef’î de kâğıdı eline alır, tam yazacağı sırada kalemin mürekkebi kâğıda damlar ve büyük bir siyah leke oluşturur. Nef’î de diline gelen nükteyi kaçırmaz ve haremağasının siyah tenini kastederek: “ Ağa hazretleri mübarek teriniz kâğıda damladı.” der. Bu söze sinirlenen haremağası da kağıdı buruşturur ve : “Var a köpek, sen ölümü hak etnişsin.” Diyerek şâirin suratına fırlatır. Böylece Nef’î eline geçen bu son fırsatı da tutamadığı dili yüzünden hebâ eder ve sonrasında idam edilir. Ancak geriye adını gökkubbede ölümsüz kılacak şiirler bırakır. Mevlâ rûhuna rahmet eyleye. Fahri Kaplan
Permalink
01.26.08
Posted in Edebiyat at 4:54 pm yapan fahrikaplan
Ali Bey, “Münâcât” adlı şiirim hakkında güzel düşüncelerini ifâde ettikten sonra: “Fakat bazı kısımlarda açıklamaya ihtiyaç duydum. Yardımcı olacak var mı? Acizane şiirdeki kelimelerin bir kısmını kullanmadığıma tam manasını kavrayamadım.” demiş. Bu sebeple ben de bu şiirim için bir şerh (açıklama) yazmaya karar verdim. Öncelikle anlayamadığımız kelimeler hususuna değinmek istiyorum. Aslında bu kelimeler çok değil 50-60 yıl öncesinin edebî dilinde kullanılıyordu. Ahmet Hâşim’in millî şâirimiz Mehmed Âkif’in şiirlerine bakın bundan çok daha ağır bir üslûba rastlarsınız. Yeryüzünde 50-60 yıl önceki şâirlerinin dilini anlamayan başka bir millet de yoktur sanırım. Bu konuda asıl vebâl elbette öztürkçecilik adı altında güzel dilimizin içini boşaltan sözümona “aydın”ların boynundadır. Ben eğer bu şiiri günlük hayatta kullandığımız Türkçe ile yazsa idim anlatım gücümü epey kısıtlamış olurdum. Çünkü şiirde kullandığım o kelimelerin çoğunun günümüz Türkçesi’nde tam karşılığı yok, karşılığı olanları da yeni şekliyle kullandığımızda genellikle içi boş kalıyor. O yüzden birçok şiirimde olduğu gibi bu şiirde de ifade ve sanat gücünün yüksek olduğu böyle bir üslûbu tercih ettim. Şiire gelince: 1. bölüm: İlk mısrâda Mevlâ varken Leylâ’nın anılmaması, ifadeden de anlaşılacağı üzere Allah aşkı yanında diğer aşkların bir kıymet ifade etmeyeceği belirtilmektedir. Ayrıca Leylâ Mecnûn aşkı gibi büyük bir aşk hikâyesine gönderme yapılarak o aşkın bile Hakk aşkının yanında anılmasının uygun olmayacağından bahsolunmuştur. “Ne ben varım ne bu eşyâ var” ifadesiyle de bizim varlıklarımızın fânî olduğu, sonradan yaratıldığı ezelden ebede kadar varolan yegâne varlığın da Allah olduğu ifâde edilmek istenmiştir. Ayrıca bu ifadeyle tasavvuftaki vahdet-i vücûd görüşüne de bir gönderme yapılmıştır. “Günahım çok fakat sahib-i nâr Sensin” mısrâında nâr ateş demektir. Sahib-i nâr da ateş sahibi demektir. Ben günahkâr bir kulum ancak bir büyük ümidim var ki günahkârların cezalandırılacağı ateşin sahibi Sensin. Sen, Rahîm olan, bağışlayıcı olan, merhamet sahibi olan. İşte o yüzden günahım çok fakat ateşin senin elinde olduğunu bildiğim için o engin rahmetin o ateşe girmeme ümidimi hep canlı tutuyor. Şiirin nakarat kısmında zikredilen beytte: “Yâ Râb! Şu mücrîmi affet Gaffâr Sen’sin” Mücrîm cürm (günah) sahibi demektir yani günahkâr. Gaffâr ise çok bağışlayıcı olan demek olup Allah’ın 99 isminden biridir. Burada da yine günahların çokluğuna rağmen Mevlâ’nın bağışlayıcılığına olan ümit vurgulanmıştır. “Günâhımı benim setret Settâr Sensin” ifaedesinde setr örtmek demektir. Settâr da yine Allah’ın isimlerinden olup “ayıpları örten” mânâsına gelir. Bu beyitte de bir üst mısradakine paralel bir düşünce dile getirilmiştir. (Bu kısım her makaratta aynı şekilde tekrar edildiğinden ileriki tekrarlar için açıklama yapılmamıştır.) 2.bölüm: Hak yolda yürürken bâtıla meyletmek ifadesi anlaşılacağı üzre doğru yolda giderken yanlış yollara meyil gösterdim demektir. İkinci mısrada “zeyl” etmek eklemek demektir. “Veyl” ise yazık demektir. Kişi işlediği günahlarla en çok kendisine zarar vermektedir. 3. bölüm: Buradaki ifadeler sanırım gâyet açık. Fânî dünyâya aldanan insan aslında şeytanın tuzağına düşmüştür. Neyse ki ölene kadar tevbe kapısı açıktır. Burada da bu aldanışın fark edilmesiyle duyulan pişmanlık ve yakarış söz konusu. Yine Rabb’in rahmetine olan ümit vurgulanıyor üçüncü mısrâda. 4.bölüm: Bu bölümde Hakk’a karşı vazifelerde edilen kusurlardan doğan bir pişmanlık söz konusu. Mevlâ’nın sunduğu bunca nîmete karşı insanoğluna düşen onun yolunda gayret göstermek, onun aşkıyla yanmaktır. Burada bu noktadaki konumumuz sorgulanıyor ve tekrar münâcât (dua) ‘a geçiliyor. 5.bölüm: Burada da yine şiirin bütününde yer alan duygular hâkim. Sana hakkıyla kul olamasak da rahmetinden de hiç ümit kesmedik. Sen de zaten kuluna isteyin vereyim diyorsun. Vazîfemizi hakkıyla edâ edemesek de belki niyetlerimizdeki istikâmet bize birçok kapıyı açacak. Bu yüzden Senin rahmetinden asla ümit kesmiyoruz yâ Erhamü’r-Râhimîn! Niye ümit keselim ki. Peygamberimiz demiyor mu: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser.” diye. Şeytan bile hesap günü rahmet sağanağını görünce bir ara ümitlenmeyecek mi? Öyleyse biz elbet ümidimizi kesmeyeceğiz. Kaysak da devrilmeyecek, doğrulmayı bileceğiz. Çünkü bizim her şeye kâdir olan bir Rabb’imiz var. Elbet O’na gönülden yakarabilirsek bizi affedecektir. İşte bu ümitle şiir nakarat kısmındaki dualarla bitirilmiştir. Fahri Kaplan
Permalink
Posted in Edebiyat at 2:45 pm yapan fahrikaplan
Mevlâ varken Leylâ anılmaz; yâr Sen’sin,
Ne ben varım ne bu eşyâ var; var Sen’sin,
Günâhım çok, fakat sâhib-i nâr Sen’sin.
Yâ Râb! Mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.
Hak yolda yürürken bâtıla meylettim,
Günâhım üstüne günâhlar zeylettim,
Başkasına değil, kendime veylettim.
Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.
Fânî dünyâya aldanmışım, vâh bana,
Şeytana kanmışım, şimdi eyvâh bana,
Af Sana yaraşır, elbet günâh bana.
Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.
Yolunda hizmetçi olmayı bilmedim,
Aşkınla sararıp solmayı bilmedim,
Bir boşaldım, tekrar dolmayı bilmedim.
Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.
Secdeye kapanıp: “Suçum affet!” dedim,
Gerçi rüzgâr gibi coşup da esmedim,
Lâkin rahmetinden hiç ümit kesmedim.
Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.
Fahri Kaplan
Permalink
01.24.08
Posted in Edebiyat at 2:18 pm yapan admin
Şâirin en büyük aşkı gökkubbeye bırakacağı bir hoş sadâdır. Zaten o hep bu hoş sadâyı yakalamak için kelimelerle mısralar, beyitler, şiirler yazar. Zira bilir ki boş sadâ kaybolur ancak hoş sadâ bâkî kalacaktır. O yüzden şâirler bir güzel sözün, bir güzel sesin peşinden aşkla koşarlar. En büyük ses şâirlerimizden, Kanûnî devrinin yüzakı, şâirler sultanı (Sultânü’ş-Şuarâ) Bâkî bakın ne diyor:“Avazeyi bu aleme Davud gibi sal
Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş”
Devrinde yaşayan nice devlet adamının bugün adlarının anılmadığını gözönüne alırsak adını hoş sadâsı ile gökkubbeye nakşetmiş Bâkî’nin ne kadar haklı olduğu ortadadır.
20. asra geldiğimizde mısralarında sözün mûsikîye dönüştüğü şâirimiz Yahyâ Kemâl, saf şiirin kaynağı olan güzel sese aşkını bir rubâîsinde şöyle anlatıyor:
“Yâ Râb ne müsavâtı ne hürriyyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Ya Rab bana bir ses yaratan kudreti ver”
Büyük şâirlerimize bir de bu yönden bakarsak onlara böyle güzel sözleri söyletenin aşkın ta kendisi olduğunu görmüş oluruz. Fahri Kaplan
Permalink
Posted in Edebiyat at 2:11 pm yapan admin
Aşkın bir diğer çeşidi de aşka âşık olmadır. Evet, edebiyatımız bu konuda da güzel örneklerle doludur. Bunu en iyi edebiyatımızın en büyük şairlerinden, şiirlerinde aşkın ızdırâbını mukaddesleştirerek sanatta zirveye ermiş Fuzûlî’de görürüz. Fuzûlî aşk derdini talep ettiği bir beytinde der ki:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur.
(Aşk derdiyle hoşum ey tabip bana ilaç verme, derdime derman olma. Çünkü beni helâk edecek şey, derman dediğin o zehirdedir.)Fuzûlî aşk derdinden hasta olmuş. Ama onun diğer hastalardan mühim farkı var. O, hastalığından kurtulmak istemiyor. Aksine hep bu hastalıkla yaşıyor ve bu hastalıktan kurtulmanın kendisi için aslında ölüm olduğunu söylüyor. Bir başka beytinde de Fuzûlî Allah’a şöyle yalvarır:“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ meni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ meni”
( Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni, bir dem aşk belasından ayırma beni) Bu dünyayı mihnet yurdu görmüş Fuzûlî. Tâ ki özge yerlerde özge safâlar sürebilsin. İşte bunu terennüm ettiği beyti:
“Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan
Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim”
İşte Fuzûlî’de gördüğümüz aşk, aşkın kendisine, aşkınkendisinde olan derde aşktır. Demek ki aşk öyle tatlı bir belâ ki onu tadanın gözü başka şey görmüyor. Fahri Kaplan
Permalink
Posted in Edebiyat at 2:08 pm yapan admin
Yunus Emre’nin edebiyatımızda şüphesiz ki apayrı bir yeri vardır. O basit gibi görünen ifadelerle gönlün en derin sırlarını söylemiş müstesnâ bir şahsiyettir. Yunus’un aşkı her türlü beşerî aşkın ötesinde gönlünde Hakk’ın tecellîleriyle mest olmuş bir dervişin Mevlâ’ya olan aşkıdır. O, Mevlâ’ya öyle âşıktır ki bu aşkın karşılığında cennetin bile kendisi için hedef olmayacağını söyler ve tek arzusunun Hakk’a kavuşmak olduğunu şu enfes dörtlükte belirtir:Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni
Ey Yunus! Şimdi arzuladığın vuslata ermiş bir şekilde gönlünün sırlarını orada da nasıl döküyorsun kimbilir? Şu üç günlük dünyâda bunları gören sen özge diyarlarda nice ufuklara yelken açıyorsun kimbilir? Selam olsun sana! Teşekkürler, bize bıraktığın bu eşsiz mirasa. Fahri Kaplan
Permalink
Posted in Edebiyat at 2:05 pm yapan admin
Aşkın faklı tecellîlerinden bahs açmıştık. İşte kimin söylediğini bilmediğimiz, divân şiirinin gülbahçesinden bir yaprak olan şu beyit Mecnûn’da Leylâ aşkının ne derecede olduğunu gösteriyor bize:“Mekteb-i aşk içre Mecnun ile birlikte okudum
Ben mushafı hatmeyledim Mecnun velleyl’de kaldı.”
Mânâ murâd olundukta: “Mecnun’la aynı aşk mektebinde okuduk. Ben Kur’ân’ı hatmettim, o ise “Ve’l-Leyl” ayetinde kaldı.”
“Ve’l-Leyl” Leyl sûresinin ilk ayetidir. Mecnûn bu ayete gelince Leylâ’yı hatırlıyor ve heyecândan dili tutuluyor, okumaya devam edemiyor. Bu göze abartılı bir sevgi gelebilir ama aşk da budur zaten. Herşeyden geçip de sevmek. Ve âşık, bir mecnûndur. Mecnûn ise deli demektir; aşk delisi. Ve iradesi elinden gitmişi ayıplamak da mümkün değildir. Ne diyordu Nef’î: “Âşığa tân eylemek olmaz mübtelâdır neylesün”
İşte Mecnûn’da da aşk böyle tecellî ediyor.
Fahri Kaplan
Permalink
Posted in Edebiyat at 1:59 pm yapan admin
Aşk, çok geniş bir kavram. Onu sadece karşı cinse olan alâka (beşerî aşk) olarak düşünmemek lâzım. Evet beşerî aşk da aşktır ancak aşkın sadece bir çeşididir.Şahsî sayfama da eklediğim bir şiirimde aşk için şunları söylemiştim:
“Aşk iledir varsa rind gönülde keyf
Ulemâda kalem akıncıda seyf”Evet aşkın çok farklı tecellîleri olabiliyor. Aşk Mecnûn’da Leylâ’ya, Yunus’da Mevlâ’ya, âlimde ilme, akıncıda gazâya yönelebiliyor. Edebiyatımızda akın aşkını işleyen çok güzel şiirler vardır. Bunlar içinde en müstesnâlarından biri de Kırım Hanı Gazî Giray’a ait bir gazeldir. Baştan sona akın aşkıyla dolu olan şiiri günümüz Türkçesi’ne çevirisiyle birlikte paylaşmak istiyorum. Akıncıdaki aşkı anlamak için sanırım bu şahâne (şâha yaraşır) gazeli okumak yeterlidir. İşte o enfes şiir:GAZEL1 Râyete meylederiz kâmet-i dil-cû yerine
Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine
2 Heves-i tîr ü keman çıkmadı dilden aslâ
Nâveg-î gamze-i dil-dûz ile ebru yerine
3 Süreriz tîğimizin zevk ü safâsın her dem
Sîm-tenlerle olan lezzet-i pehlû yerine
4 Gerden-i tevsen-i zîbâda kutâs-i dil-bend
Bağladı gönlümüzü zülf ile gîsû yerine
5 Severiz esb-i hünermend-i sabâ-reftârı
Bir perî-şekl sanem bir gözü âhû yerine
6 Gönlümüz şâhid-i zîbâ-yı cihâda verdik
Dil-ber-i mâh-rub ü yâr-i perî-rû yerine
7 Seferin cevri çok ümmîd-i vefâ ile velî
Olduk âşüftesi bir şûh-i cefâ-cû yerine
8 Olmuşuz cân ile billâh Gazâyî teşne
Kanını düşmen-i dînin içeriz su yerine
Gâzî Giray
Günümüz Türkçesiyle:
1 Gönül çeken boy yerine, bayrağa meyil duyarız,
güzel kokulu saç yerine de tuğa gönül bağlamışızdır.
2 Bir güzelin, gönül delen oku andıran yan bakışlariyle
kaşlarının sevgisi yerine okla yay arzusu gönlümüzden çıkmadı.
3 Gümüş gibi beyaz vücutlu güzellerle kucaklaşma tadı yerine,
kılıcımızı belimize bağlamanın zevkini, safâsını süreriz..
4 Sevgilinin saçları yerine, güzel bir atın boynundaki
gönül bağlayan kotas bizim de gönlümüzü bağladı.
5 Peri vücutlu ve âhu gözlü bir güzel yerine,
rüzgâr gidişli, hünerli atı severiz.
6 Gönlümüzü, ay yanaklı ve peri yüzlü sevgili yerine,
süslü, yakışıklı cenk güzeline verdik.
7 Harbin eziyeti, sıkıntısı çoksa da, vefâ umarak,
insana zulmeden bir güzel yerine buna âşık olduk.
8 Ey Gazâyî! Din düşmanının kanına o kadar susamışız ki,
vallahi onu su yerine içeriz.
*** Fahri Kaplan
Permalink
Project-Id-Version: WordPress 2.3.2 Türkçe dil dosyası
POT-Creation-Date:
PO-Revision-Date: 2007-12-31 15:09+0200
Last-Translator: Hasan Karaboga
Language-Team: WordPress Türkiye
MIME-Version: 1.0
Content-Type: text/plain; charset=utf-8
Content-Transfer-Encoding: 8bit
X-Poedit-Language: Turkish
X-Poedit-Country: TURKEY
X-Poedit-SourceCharset: utf-8
Plural-Forms: nplurals=1; plural=0;
Project-Id-Version: WordPress 2.3.2 Türkçe dil dosyası
POT-Creation-Date:
PO-Revision-Date: 2007-12-31 15:09+0200
Last-Translator: Hasan Karaboga
Language-Team: WordPress Türkiye
MIME-Version: 1.0
Content-Type: text/plain; charset=utf-8
Content-Transfer-Encoding: 8bit
X-Poedit-Language: Turkish
X-Poedit-Country: TURKEY
X-Poedit-SourceCharset: utf-8
Plural-Forms: nplurals=1; plural=0;
Next entries »