Lâfistan

Nekâhet ve Helâl Sihir

4th Aralık, 2009

   Hastalıktan yeni yeni kurtulurken insanda oluşan tatlı mı tatlı zayıflık hâli… Kudemâ buna “nekâhet” der idi.(*)(**)  Öyle tatlı bir histir ki nekâhet!.. Bu hâldeyken insan, özgürlüğünü elde etmişçesine sevinir, çocuklaşır.  Bâkî’nin dediği gibi sanki dersi bitmiş de mektepten âzâd olmuş çocuk gibidir belki de:

   “Dil kayd-ı aklı selb ideli şâd olub gider

     San tıfldır ki hâceden âzâd olub gider.”

     Hastalıktan âzâd olmaya başlayıp eski sağlıklı günlerin alâmetlerinin belirdiği bu zamanlarda en çok andığım mısra ise Yahya Kemal’e ait:

   “His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı.”

    Her hâli anlatan bir mısra var bu şiir denen sihirde. Dîvân şiirinde sihr-i helâl (helâl sihir) adında bir sanat olsa da, en helâl sihir, şiirin kendisi olmalı. Beni hasta yatağımdan yeni yeni kalkarken böyle güzel mısralarla bir kez daha şâd ettiniz ya ey sözün sultanları! Ellere harâm olan sihir size helâl olsun! 

—————————————————————–

(*) Kaf’la derdi, kefle değil. “K”den sonraki “â” kalındır. Şapkası inceltme değil, uzatma için konuldu. 

(**) Herife bak! Millet inceltirken bile atmaya başladı şapkayı, bu uzatırken de kullanıyor :=o”

Tags: , ,

VE YOLLAR BÖYLE BİRŞEY İŞTE

28th Kasım, 2009

       Hayat bazı bazı vuruyor suratımıza görmek istemediğimiz görülmesi gerekenleri. Siyasi görüşler, ideolojiler, dünya görüşleri, vs… aramıza ne kadar da çok mesafe koymuşuz meğer! Meğer biz bizi bulmaya çalıştıkça uzaklaşmışız bizden, atmışız bir kenara ne varsa kendimizden. Hayatın etrafımızda döndüğünü düşünüyorken, hayat geriye bıraktıklarımızın etrafında dönüyor; hayatı kendimizin kendiliğine ulaşmış, kendimizden kopardıklarımız döndürüyor. Her zaman olduğu gibi yine aynı gaflete düştük; hayatın anlamını aramaya çıktığımız bu yolculukta uzaklara gitmemiz beyhudeymiş, anlam hayatımızın hemen yanı başındaymış meğer. Anlam basit gördüğümüz hayatların umut yüklü bekleyişlerindeymiş. O küçücük tek odalı evlerinde, daracık çadırlarındaymış…

         Endişe ve stres dolu çıktığım bir yolcuktayım. Özümün ait olduğu özlem hülyalarının pembe olmaktan çok uzak bilakis kıpkırmızı bir gerçeklikle tüm ruhumu sardığı bir yolculukta. Yollar böyle bir şey işte. Ve eğer kaybolursak bir gün yapılması gereken en güzel şey; tüm çılgınlığıyla bilmezliğe doğru yönünü çevirmiş, delidolu ve girdikten sonra çıkması mümkün olmayan bir yola girmek. Ya bizi kaybedecek; ya da bizi bize götürecek. Ya kendimizi bulacağımız, ya da kendimizden geçeceğimiz bu yollarda. Yol; o kadar duygusuz, o kadar taş kalpli ki: bunca kahrıma rağmen hiç tereddüt etmedi ve ilerledikçe ilerledi. O kadar sivri dilli, o kadar patavatsız ki; aniden çıkarıverdi karşıma beni çıkmazlara sürükleyecek olan gerçekleri. Çocukluğumu, küçüklüğümü, önümü kestiğinden dolayı kendisinden öte başka bir hayalim olmayan dağları ve daha nice küçüklüğümün büyük küçüklerini, haykırmaktan hiç çekinmeden, utanmadan çarptı yüzüme.

                 Büyüdükçe hayaller de küçülüyormuş meğer. Her şey düşlerle başlıyor ama hüsranlarla devam ediyormuş meğer. Meğer hazan en çok hüzne değil; insana yakışıyormuş ve en çok ümitlerin seyrekleştiği yerde seyir ediyormuş. Yollar o kadar alışık ki kendisinden bir şey istenmeye; artık duyarlılıklarını yitirmişler yollar. Her isteyene tamam diyip geçmeye… Beklentilerini yollardan ümit eden benim gibi umut fakirlerinin hüsran tarlası yollar. Bazen hazin hazin söylenen bir türkünün yanık dizelerinde, bazen acı acı feryat eden bir bebenin annesinden işittiği şefkat kokan ninnilerinde ve bazen de buram buram hasret kokan bir sevgilinin umut dolu gözlerinde başlar yollar. Buna mukabil bazen de tam bu noktalarda son bulur. Bazen bir otobüs biletinin arka yüzünde, bazen bir telefonun karşı avizesinde ve bazen de bir evladın serzenişlerinde başlar yollar. Ve yine bazen de tam bu başlangıçlarda tükenir yollar. Çoğu zaman bir çizgi gibi net bir başlangıcı olsa da, ne başı bellidir ne de sonu. Bazen tam bir muammadır yollar. Ve bazen gurbetin diğer adıdır yollar.

              Yollar; en çok da yalnızlara yoldaşlık yaparlar. Bazen hem bir izdir, bazen de bir arkadaştır yollar. Kimine göre ‘ince, uzun ’, kimine göre ‘ömürden daha uzun’. Ama bana göre hem ince, hem uzun, hem de ömürden daha uzun. Bazen de göz kapayıp açmaktan daha kısa daha yakın. Görmek istediklerimizle aramızda ince bir kıl olur. Yürünmeyecek kadar ince ve uzun. Görmek istemediklerimizle; ölümlerle, ayrılıklarla ise aramızda bir şimşek olur. Çakıp söner; bir ayağımız uzaklardadır, bir ayağımız da acılarımızın yanı başında. İşte bu kadar çok şeydir yollar.

           İşte hayat denen bu çizgi, yolların bir parçası, birgölgesi. Belki de yolların ta kendisi. Yürüyoruz, yürüyoruz… Ama ne yol bitiyor ne gidilecek yer çıkıyor karşımıza. Bazen patikalarda, bazen geniş otobanlarda, bazen dağ sırtlarında, bazen dik yokuşlarda, bazen sarp inişlerde ilerlemek , ilerlemek… Senin gibi, benim gibi, çiçek gibi, çocuk gibi sonunu göremediğimiz ama sonunu hissettiğimiz bu yol da bitiyor işte. Zaman bir yol, hayat bir yol, gençlik bir yol, düşüncelerin bile bir yolun bir parçası olduğu; hatta o da hayat gibi yolların kendisi olduğu bu dipsiz kuyular, bu keskin kılıçlar, bu zor imtihanlar bitiyor işe. Ve hepsi yanyana geliyor yavaş yavaş. Ve hepsi birleşiyor yavaş yavaş. Ve hepsi bir yere ; ‘O’na çıkıyor. ‘O’na giden yollarda sürünerek gitsek de, yerlerde gitsek de, çarparak gitsek de ‘O’ na gitmek, ve yolların en büyük hasleti; ‘O’na götürmek bizi…

     Mevlüt KARAKAPLAN

Tags: , , , ,

Muzdarib

15th Kasım, 2009

 

    Küskün değilim, kolay kolay küsemem zira. Birini defterden silmek kendi içimde başarabileceğim şey midir? Hayır, yapamam. Sezen Aksu’nun dediği gibi: “Hiç kimseden gidemem gitmem (…) Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem.”

    Kırgın mıyım? Belki… Ama daha çok muzdaribim.

    Muzdaribim, umursamazlıktan muzdaribim. Bilinip bilinmeden bir şey (konu, kişi, fikir vs.) hakkında kolayca hüküm verilmesinden muzdaribim. Muzdaribim, karşındaki bir hususta hassasiyet gösterirken umursamaz tavırlarla ona cevap verilmesinden muzdaribim. Hassas insana meftûnum, hassas olmayan ve hassasiyeti önemsemeyenden muzdaribim. Mevlânâ’nın dediği gibi âşıklarla başa çıkacak gücü olmayanların aşka hayret etmesinden muzdaribim:

    “Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka ne diye hayret ediyorsun; etme!”

    Ya ben bu dünyaya fazlayım, ya bu dünya bana eksik… Ben galiba çoğu insanla aynı havayı solumuyorum.

    Galiba, şairin en büyük derdi anlaşılamamak olmuş şu dünyada. En büyük gurbeti de onlar yaşamış bu yüzden:

    Sûfî mecaz anladı yâre muhabbetim

    Âlemde kimse bilmedi gitti hakîkatim

                                            (Emrî)

    ***

    “Beni bir tek sen anladın. Sen de yanlış anladın.” sözünü söyleyen de bu dertten muzdarib sanırım.

     Bütün muzdariblere selâm olsun!

Öyle Bir Mûsıkîyi Örten Ölüm

1st Kasım, 2009

 

    -”Rindlerin Ölümü” başlıklı yazıya ek olarak yazdığım bu satırları, 1 Kasım 1958′de âsude bahâr ülkesine uğurladığımız Yahya Kemal’in ölümünün 51. yıldönümü anısına tekrar paylaşmak istedim.-

     Ey, benimle bu satırları okuyan arkadaşım! Bilmem ki bu millet bir Yahya Kemal daha görür mü? Böyle büyük idrakler, böyle büyük ruhlar bizi bize anlatmazsa kaybolmuş kimliklerimize hangi sûretleri oturtacağız. İçimizdeki en hassas yere vurmuyorsa mızrap, bamteli senelerdir o mızrabın darbesine hasretse… Kim çalacak ruhlarımızın muhtaç olduğu o mûsıkîyi söyler misin?

    Şimdi bakıyorum da Yahya Kemal gideli ve onun yerine kelimeleriyle mızraba böyle bir ses verebilen bir şair gelmeyeli tam 51 sene olmuş. Rindliğin en zirve duyuşlarını yaşayan, asırlar boyunca yoğrula yoğrula kazandığımız medeniyetimizi oluşturan ruhu derinden kavrayan  ve bize bütün bunları eşsiz ifadelerle anlatan böyle bir sanatkârın ölümü insanda bir teselli bırakır mı? Şimdi ben Hâfız’ın bahçesindeki bülbül gibi her gece günün ağırdığı vakte kadar ağlasam yine de kâfî midir? Aziz Yahya Kemal, senin ve bütün rindlerin ruhu şâd olsun. Sana karşı olan hislerimin ifadesini yine ancak senin mısralarında buluyorum. Sen bu sözleri milletimizin iftihar vesilesi iki büyük bestekârın (Itrî ve İsmail Dede Efendi) ölümü karşısında söyledin, ben de senin ölümün karşısında yine bu sözleri söylüyorum:

“Öyle bir mûsikiyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm.
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle zevk alınır.
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.” (”Itrî”, Kendi Gök Kubbemiz)

***

“Fânî ise öz bestelerin hallâkı/ Doğmak yaşamak nafiledir dünyâda”(”İsmail Dede”, Rubâîler)  

 

Tags: ,

Eksik Ağıt

14th Ekim, 2009

   Bana böyle bülbül gibi âh etmek mi düşecekti! Baykuşlar gibi virânelerde gecelemek miydi nasibim! Ben ki ezel meclisinde içtiğim şarapla sarhoş gelmiştim bu dünyaya. Aşkı burada bulacağım sannıştım. Lâkin şimdi bakıyorum, herkeste heyecanını yitirmiş bir hâl: Gözler kör, kulaklar sağır, diller lâl… Kaç zaman daha bekleyeceğiz bestelemek için gönlümüzün en hassas yerinde yatan şarkıları. Her mısrâı aşk kokan şiirleri ne zaman dökeceğiz tekrar kâğıda. O kâğıt ki senelerdir o aşk kokan mürekkebe hasret. O kâğıt ki “printer”ların  arasında sıkışıp kalmaktan bunalmış. O kâğıt ki bir zamanlar üzerine en güzel minyatürler çizilir, rengârenk süslemeler nakşedilirdi. Sen nerdesin ey kâğıt, mürekkebin aşk koktuğu bahar mevsimi nerde!

    Kâğıt… Eksik kalır sana edeceğimiz her ağıt. Biz ki seni çok hoyrat kullandık. Sen önceden bulunması zordun, bir o kadar da kıymetliydin. Şimdi karalıyor atıyoruz. Ciğerini paralıyor, atıyoruz. Seni  en hassas yerinden yaralıyor, atıyoruz. Üzerinde zırvaları sıralıyor, satıyoruz. Bilmem ki sana ne katıyoruz; bilmem ki söze ne katıyoruz. (Günümüzün hakîkî yazarlarını tenzih ederim)

   Sözümüz, özümüzdür. Sözümüzü kaybetmişsek özümüzü kaybetmişizdir. Söyleyecek sözümüz yoksa, özümüz de kalmamış demektir.

    Kâğıt, garip kâğıt… Sana armağanım olsun bu eksik ağıt.

Tags: , , , , , , ,

Kelimelerle Psikolojik Savaş

8th Ekim, 2009

 

    “Mesela” ve “örneğin” kelimeleri arasındaki çatışma yıllarca ülkemizi kutuplaştırmış. İnsanlar kullandıkları kelimelere göre ödüllendirilmiş ya da yargılanmış. Meseleyi bu kadar ileri götürmek şüphesiz ki yanlış. Ama hiç umursamadan önüne gelen her kelimeyi kullanmak dilin popüler bir dilin istilâsına teslim edilmesi anlamına gelir. “Kamus namustur” diyen merhum Cemil Meriç, çok önemli bi noktaya dikkatleri çekmiştir.

    Soğuk savaş döneminde ateşli silahlar kadar önemli bir silah daha tespit edilmiş: Lisan. Bu silah ilk ve açık olarak Japonlara karşı kullanılmış. Silahsızlanma ve teknolojik çalışmaları kısmen durdurmayı kabul eden ikinci dünya savaşının kaybedeni,Japonya mesele dilin değiştirilmesine gelince şu cevabı vermiştir: ”O zaman kalkın savaşalım, başka dili benimseyen millet zaten zamanla yok olup gider.”

    Psikolojik harbin önemli bir alanı olan dil üstünde oynama bize de uygulanmış bir taktiktir. Irkçı bir şekilde ilk Türklerin kullandığı kelimelerin dışındaki tüm kelimeleri inkar edelim demiyorum. Ama alıp kullandığımız kelimelere de dikkat etmeliyiz. Bir binbaşı konferansında tv izlemek psikolojik harbi kaybetmektir , TV’yi seyredersek bir cephede daha kazanırız demişti. Daha da açmıştı bu meseleyi ama yer kaplamaması adına burada kapatıyorum konuyu.

    Bu aydın komutanımızın örneğinden sonra düşündüm. Acaba bu şekilde kasıtlı olarak dilimize yerleştirilen başka kelimeler var mıydı. Evet çok fazla buldum ve bunların en başında “öğretmen” kelimesi  vardı. 4 binden fazla öğretmenin 3 hafta bir arada kaldığı bir ortamda kalınca bu tezime çok fazla dayanak buldum.

Etrafına çöp atan öğretmen, 

susması gereken yerde konuşan öğretmen,

etrafını kirletmekten çekinmeyen öğretmen,

küfür ederken yüzü kızarmayan öğretmen,

ağza alınmayacak lafları söyleyen öğretmen

hep aynı savunmayı yapıyordu :“Ben öğretmenim ,öğrenciye öğretirim, burada da öğrenci olmadığına göre istediğim gibi hareket ederim”. Evet öğretmen öğreten demektir ve muallim( ilim sahibi) kelimesi yerine dilimize zorlaya zorlaya sokulmuş bir kelimedir. İlim sahibi sahip olduğu ilmi her yerde kullanırdı, öğretmen ise öğreteceği yerde öğretmen . Öğrencinin olmadığı yerde bu vasfından sıyrılmış,kurtulmuş,arınmıştır!!! Muallim denen kişi yaptığı hareketten sahip olduğu ilimle utanırken, öğretmen öğrencinin olmadığı yerde hiçbir şeyi önemsemeden hareket edebilmektedir.Yukarıda yazdığım öğretmen davranışları hepsi gerçek ve kadrolu olarak görevinin yapan yüzlerce öğretmeni gözlemleyerek tespit ettim ve bunlar sadece terbiyemin müsaade ettiği eylemler.

    Şimdi eğitim sistemini tartışırken öğrenci davranışlarını mı önce tartışalım yoksa öğretmen vasıflarını mı yoksa bu öğretmen kelimesini mi…?  

 

   ÖNEMLİ NOT:  Yukarda anlattığım tipteki öğretmenler bu mesleğin olumsuz örnekleri. Tabii ki görevini özveriyle yapan , özel hayatında da örnek bir şahsiyet olan, toplumun gıptayla baktığı öğretmenler de var. Bize ancak onların ellerinden öpmek düşer.

Tags: , , , , ,

Bu Gecelerde Bir Şey Var

7th Ekim, 2009

    Ben biliyorum bu gecelerde bir şey var. Yoksa beni her gece bin bir efkâr basmazdı bu kadar. Biliyorum, biliyorum ne varsa bu gecelerde var. Ne varsa her gece boğazımda düğümlenen hecelerde var. Her ne varsa gece hissettiklerimde gizli. Gündüzden kalan boş bir koşuşturmaca. Bana kalan ne varsa kâr, hepsi de gecede var. Bilirim aşkım gece, sevincim gece, hüznüm gece… Bugünüm, yarınım, dünüm gece. Ne varsa bilirim, bilirim her şey bu iki hece. Ey peşimi bırakmayan dîvâne gönlüm! Daha fazla üstüme gelme gece gece.

    Ben biliyorum bu gecelerde bir şey var. Bir şey var ki gecelerde azıyor elemim. Bir şey var ki geceler boyunca durmadan yazıyor kalemim. Galiba gecelerde farkediyor aşkını. Ne yapsın, modern hayatın düzeninde gündüz sevmeye vakit mi kalıyor! Geceliyor gönül, her gece sayıklıyor, heceliyor. 

    Ben biliyorum bu gecelerde birşey var. Yoksa beni uykumdan etmezdi bu kadar. Bir şey var, bir şey. Elle tutulmaz, gözle görülmez bir şey. Bir şey var ki dağıtıyor buğusunu sislerin. Bir şey var ki aralıyor kapısını yepyeni hislerin. Kaç gecedir düşünmedeyim derin derin. Ne olur bulursanız bana da söyleyin. Bu gecelerde ne var?

Tags: , , ,

Rindlerin Ölümü

30th Eylül, 2009

 

    Rind, hayatı gönlünce yaşadı. Ölümü karşılarken de eğilip bükülmedi, gönlünce bir tavır koydu. “Öleceksem de göğsümde açacak lâleler, güllerle ölürüm, yaşadığım ânı doldururum. Günü gelince de çeker giderim. Harâb olan tenim varsın bu yolda harâb olsun.” tavrıyla karşıladı ölümü. Rindin hayatı ve akşamı böyleyse ölümü bundan farklı olabilir mi? İşte Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiiri:

          RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hafız´ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz´ı hayal ettiren ahengiyle.

.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.

                                            Yahya Kemal

***

 (Hâfız’ın kabri)

    Rindlerin Ölümü, edebiyatımızdaki en güzel ölüm şiirleinden biridir. Bu şiirde ölüm bile güzelleşir. Âsûde bahar ülkesinde ebedî bir istirahat hâlini alır ve insan muhayyilesini kendine râm eder.

    Hâfız (Hâfız-ı Şirâzî), sadece 14. yüzyıl Fars edebiyatının değil, dünya edebiyatının yetiştirdiği en müstesna şairlerden biri, doğunun engin dünyasını şiirlerinde yansıtan büyük bir sanatkârdır. Rindlik ve rindâne duyuş onun şiirlerindeki derin aşkı ve his dünyasını besleyen en önemli unsurdur. Hâfız’a rindlerin has bahçesinin en müstesna gülü desek yanılmış olmayız. Yahya Kemal, bu büyük şâiri ”Rindler” serisinin son şiirinde anarak ona asırlar sonrasından bir selâm yollamış, şiirin ilk kıtasında çizdiği ideal rind şahsiyet için onu seçmiştir. “Rindlerin Ölümü” asırlar önce ölmüş, ama ismi dünya durdukça var olacak bu büyük rindin, bu aşk erinin ismiyle başlar. Hafız’ın kabri, rindin ölümündeki kendine has edânın bir timsaline bürünür bu ifadelerde. 

    Hâfız’ın kabrindeki gülün her seher vaktinde kan kırmızı rengiyle açması, rindin bu dünyadan gitse de ruhunda taşıdığı güzelliklerin hâlâ şu kirlenmiş dünyaya güzellik kattığını fısıldar ruhlara. Hâfız gibi büyük rindler bu dünyadan gitseler de arkasında bıraktıkları eserlerle ruh dünyalarının derinliklerindeki mis kokuları yayarlar etrafa.

    Şair, Hâfız’ın bahçesindeki gülün kanayan rengiyle açtığını söylüyor. Bülbülünse eski Şiraz’ı hayâl ettiren nağmeleri terennüm ederken ağlamasından bahsediyor. Gülün kanaması, bülbülün ağlaması has rindliğin timsâllerinden olan Hâfız’ın artık bahçelerine uğramamalarından olsa gerektir. Bir rindin ölümü karşısında güller ve bülbüller mâtem tutmaktadır. Nasıl tutmasınlar? Gülü ve bülbülü sıradan bir çiçek ve kuş olmaktan kurtarıp aşkın en zarif sembolü hâline getiren şairlerin rind ruhundaki zarâfet değil midir? Rindler olmasa aşk olmayacağı gibi gülün kokusundaki vuslat tadını, bülbülün nağmesindeki aşk ızdırâbını bilen mi kalır? Kendini maddenin dar ufkuna hapsedip aşktan nasibini alamayan hissizler gülün bülbülün kıymetini ne bilir! O kabalık, o hissizlik değil midir ki cennete çevireceğimiz dünyada insanlığa zulüm üstüne zulüm gösteriyor. Rindin ölümü; bülbülün ağıtını, gülün kanlı gözyaşlarını beraberinde getirecektir elbet. 

    İkinci kıtada şâir, ölüme rindin açısından bakar. Ölüm, rind için kaçılacak, her dem korkusuyla yaşanacak bir şey değildir. Zaten rind kendisini mukadder olan bir âkıbetin korkusuyla yıpratarak hayatını zehredecek biri değildir. Aksine o, yaşadığı her ânı en güzel şekilde geçirir. Ve ölüm onun için bir son değil, âsûde bahar ülkesine açılan bir kapıdır. Şairin bu mısraı ölümü öyle güzelleştirir ki!… Şüphesiz edebiyatımızın en müstesna mısralarından biridir bu. Şu ifadeki tatlılığa ve onun insana telkin ettiği ebedî mutluluk hissine bakar mısınız: 

    “Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde”

    Şair ölümün rindin yolunu gözlediği, gönlünün her yerde bir tütsüdeki duman gibi o ânın hasretiyle tüttüğünü söylerken, ölümü ne kadar da güzelleştirir. Ölümle ilgili çok sayıda şiir vardır. Ölümü yazmak kolaydır, ama güzelleştirmek?.. İnsan hayatının kaçınılmaz gerçeğini korkarak değil de aşk ve iştiyakla karşılamak? İşte bu rindâne duyuşun zirvesidir. Rind, hayatın her meselesini olduğu gibi ölümü de en dolu hislerle karşılar. Hatta şiirin ikinci kıtasından da cesaret alarak diyebiliriz ki o, ölmek için yaşar. Aslında hepimiz ölmek için yaşamıyor muyuz? Yaşamak için ölür rind ve ölmek için yaşar.

    Son iki mısra rindin ebedî istirahatgâhının tatlı iklimine götürür bizi:

    “Ve serin serviler altında kalan kabrinde
    Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.”

    Az çaba harcamamıştır Yahya Kemal, bu enfes nağmelerinde bize rindin kabrindeki bu eşsiz tabloyu sunmak için. Önce ”uzun serviler” demiştir. Demiştir ama içine sinmemiştir bu tarif. Bir şeyler eksiktir sanki, o tatlı iklimi tam veremediğini hisseder bu ifadenin. Daha sonra siyah serviler demiştir. Ama siyahın karanlığının ölüme kasvet katmakta oluşundan mıdır nedir bu ifade de yıllarca sinmemiştir içine Yahya Kemal’in. Ve her mısrayı binbir titizlikle kaleme alan bu dev şair, 8 yıl geçtikten sonra “serin serviler” ifadesinin bu şiiri lâyıkıyla taşıyacak ifade olduğunu bulmuştur. “Serin” sıfatı, âsude bahar ülkesindeki tatlı iklimi en güzel şekilde ifade etmektedir.

    Bugün, Yahya Kemal’in çok sevdiği İstanbul’u seyrettiği Rumeli Hisarı’ndaki kabrinde, bir rinde yaraşır şekilde -ve de kendi vasiyeti üzerine- ”Rindlerin Ölümü” şiirinin ikinci kıtası yazılıdır.

                             (Yahya Kemal’in kabri)

                                                                                                 Fahri Kaplan

***

EK YAZI:   ÖYLE BİR MÛSIKÎYİ ÖRTEN ÖLÜM

    Ey, benimle bu satırları okuyan arkadaşım. Bilmem ki bu millet bir Yahya Kemal daha görür mü? Böyle büyük idrakler, böyle büyük ruhlar bizi bize anlatmazsa kaybolmuş kimliklerimize hangi sûretleri oturtacağız. İçimizdeki en hassas yere vurmuyorsa mızrap, bamteli senelerdir o mızrabın darbesine hasretse… Kim çalacak ruhlarımızın muhtaç olduğu o mûsıkîyi söyler misin?

   Şimdi bakıyorum da Yahya Kemal gideli ve onun yerine kelimeleriyle mızraba böyle bir ses verebilen bir şair gelmeyeli tam 51 sene olmuş. Rindliğin en zirve duyuşlarını yaşayan, asırlar boyunca yoğrula yoğrula kazandığımız medeniyetimizi oluşturan ruhu derinden kavrayan  ve bize bütün bunları eşsiz ifadelerle anlatan böyle bir sanatkârın ölümü insanda bir teselli bırakır mı? Şimdi ben Hâfız’ın bahçesindeki bülbül gibi her gece günün ağırdığı vakte kadar ağlasam yine de kâfî midir? Aziz Yahya Kemal, senin ve bütün rindlerin ruhu şâd olsun. Sana karşı olan hislerimin ifadesini yine ancak senin mısralarında buluyorum. Sen bu sözleri milletimizin iftihar vesilesi iki büyük bestekârın (Itrî ve İsmail Dede Efendi) ölümü karşısında söyledin, ben de senin ölümün karşısında yine bu sözleri söylüyorum:

  

“Öyle bir mûsikiyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm.
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle zevk alınır.
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.” (“Itrî”, Kendi Gök Kubbemiz)

***

“Fânî ise öz bestelerin hallâkı/ Doğmak yaşamak nafiledir dünyâda”(“İsmail Dede”, Rubâîler)  

 

Tags: , , , , , , , ,

Yaz

24th Eylül, 2009

 

    Şimdi bir yaz daha biterken ne zordur yazı yazmak bilir misin ey okuyucu? Peki ey yazı yazan, bilir misin ne ağırdır şimdi yazı okumak?

    Yaz bitmez yazdan hazlar biriktiren gönüllerde. Onlar hatıradan tohum ekmiştir içinde bir yerlere. Renk renk çiçek veren tohumlar… Mis kokulu çiçeklerle kışta baharı koklayanlar ne büyük bir nimete sahiptir. Erguvanlar mosmor açar mı bir kış gününde! Tabiat canlanır, börtü böcek uçuşabilir mi karlar içinde! Bize her yazdan kalan kârlar, karları eritecek kadar sıcaksa her kış bir bahar olur, içimizi ısıtır dışardaki soğukluğa aldırmadan.

    Ben yazlar yaşadım. Yazlar bitince de bana kattıklarıyla özge hazlar yaşadım. Ben ne yazlar yaşadım aslında yaşanmamış olan. Yaşanmamış yazlarda buldum nice hazları. Ve yaşanmamış yazlarda hep günleri saydım yaşamak için yeni yazları.

    “Yaz” beni anlatan kelime. Ben ki yazı da seviyorum, yazmayı da. O zaman yaz! Sımısıcak yaz. Kışta da yaz. Yaz, yaz kış yaz! Her yazda ve her yazıda biriksin binlerce haz. Kalemin kırılana dek, yaz! Kış soğukları bitince yaz, yaz!

 

  Ek “yaz”ı: Bayramda memleket ziyareti ve dönüş yolculuğu derken “Rindlerin Ölümü”nü yazmak haftaya kaldı. Tek başına bir şiir olan yaza yazdığım hâtimenin içinizi o güne dek sıcak tutması ümidiyle…

Tags: , ,

Rindlerin Akşamı

16th Eylül, 2009

 

   Rindlerin Akşamı, hemen hepimizin az çok bildiği bir şiir. Bu muhteşem şiire Münir Nureddin Selçuk’un yaptığı nefis beste şiirle mûsıkînin enfes birleşmesinin bir örneği olduğu gibi, Rindlerin Akşamı’nın geniş kitlelerce daha da sevilmesini sağladı. Ancak şu da bir gerçek ki Yahya Kemal’in bu şiiri, kendisini destekleyen bir müziğe ihtiyaç bırakmayacak kadar muhteşem, Türk edebiyatının baş âbidelerinden biri! Şiire rindâne bir perspektifle yaklaşmadan önce, tek başına bir rindlik manifestosu olan bu şiiri okuyalım:

   RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.

                     Yahya Kemal Beyatlı

   ***

   Başlıktaki akşam ifadesi dikkatinizi çekmiştir. Şiirde akşam ifadesi ömrün son demlerine işaret etmektedir. Zira akşam vakti güneşin battığı, yani günün bittiği demdir. “Rindlerin Akşamı” da rindin ömrünün son demidir. Zaten ilk iki mısra akşam ifadesinin şiirdeki anlamını bize veriyor. Dönülmez akşamın ufku, ömrün sonunu işaret etmektedir. İnsanoğlu dünyadan gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir. işte o dönülmez ufka yaklaşmış bir rindin hayata bakışını ele alır bu şiir. Ve bir rindin, ömrün son faslını nasıl da kendine has bir duyuşla karşıladığını gösterirken bir manifesto niteliğine bürünür: Rindin manifestosu… Ölüme yaklaşırken de edâsını hiç bozmayan rind, bildiğince yaşamaya devam etmektedir. İsterseniz bu rindâne duruşu yorumlamaya şiir üzerinden devam edelim.

Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;
 Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”

   Şair, hayat yolunun sonuna geldiğinin farkında. Vakit hayli geç ve zamanı geri getirmek mümkün değil. Artık dünyada son demlerini yaşayan rind, bu son anlara “nasıl geçersen geç” derken aslında kendi tabii ve keyfince yaşama tavrını ortaya koyuyor. Rind hayatının hiçbir dönemi için aman şunu şöyle yapayım, şöyle bir yol çizeyim kendime vs. gibi planlar çizmez. Bildiğince yaşar, yaşadığı ânı en iyi şekilde değerlendirir. Zaten yaşadığı ânı doldurandır rind. Onun lûgatinde keşkeler, yapsamlar etsemler yoktur. Ömrünü yaşamaya bakar, hayatın nasıl geleceği, neler göstereceği onun işi değildir. Sezen Aksu’nun şu sözlerindeki gibi yaklaşır hayata: “Gelsin hayat bildiği gibi, gelsin / işimiz bu yaşamak!” Değil mi ki rind ne dünün kaygısında ne de yarın gelecek günün telâşındadır, öyleyse ömrünü yaşadığı ân nasıl olursa onu yaşamaya bakar. Nasıl geçeceğinin tasasını çekmez.

“Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
 Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.”

    İnsanoğlunun sınır bilmeyen hayâl gücü, o “dönülmez ufka” yaklaştığında bir gün geri dönülebileceği hayâlini kurabilse de şair, bir rindin böyle bir teselliyle avunmayacağını söylüyor. Böyle bir tesellinin bir fayda vermeyeceğini bilen rind, dünyadan gidecek olma karşısında da istifini bozup burada kalmak için can atacak değildir. Yine o tavizsiz ve kendince tavrını sürdürecektir. Bu mısralarda rindin: ”Ölüm gelecekse gelir, eğer bu yoldan dönülmeyecekse biz de dönmeyiz, içi boş tesellilerle kendimizi avutmayız.” şeklindeki haykırışı yankılanmış adeta.   

“Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.”

 Bu mısralar yaklaşan ölüme yapılan vurgudur. Ve şair sanki bu mısraları  rindin felsefesini hülâsa edeceği son üç mısraya etkili bir geçiş yapmak için yazmış gibidir. Bilindiği gibi Yahya Kemal, gerektiğinde bir kelime için 8 sene bekleyecek kadar şiirini mükemmele erdirme uğraşı veren titiz bir sanatkârdır. Bu mısralar da ölümün heybetini ve kaçınılmazlığını bize duyurduğu gibi son üç mısraya geçmeden önce okuyucuyu ölüm duygusuyla sarsan, silkeleyen mısralardır. Bu sarsılmadan sonra sözü son üç mısraya getirmek doğru olacaktır.

“Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
 Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
 Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.”

    Bu üç mısra, tek başına bir rindlik manifestosudur. Yukarıda da değindimiz gibi şair sanki bundan önceki üç mısrayı bu mısralara kapı aralamak için söylemiş gibidir. Şair sözü getirmiş getirmiş, bu mısralarda okuyucuyu vurmuştur. Şiiri muhteşem bir sonla bitirmiş, perdeyi açarken yaptığı gibi kapatırken de okuyanı mest etmiştir. Sadece mest etmekle kalmamış, izahı ciltler sürecek rindâne hayat tarzını üç mısrada en güzel şekilde ifade etmiştir.

    Gurûb vakti güneşin battığı vakittir. Şair, burada “Gurûba karşı” ifadesiyle ömrün bitmesine yaklaşan vakti, yani şiirin başından beri vurguladığı vakti işaret etmektedir. Rind, ömrün bitişine doğru son kez yaşayacağı bu dünyada keyfince, bildiği gibi yaşamalıdır. Rind aşk adamıdır, şevk adamıdır. Yaşadığı her ânı ruhunda dolu dolu geçirir, kendi dünyasında mesttir. O yüzden şair gönlüne bu son anları keyfince; aşk içinde, şevk içinde geçirmesini söylüyor. Mâdem ki ölüm yakın, mâdem ki harâb olacak, öyleyse bu harâb oluş öyle sıradan olmasın. Harâb olacaksa aşk içinde harâb olmak istiyor rind, şevk içinde harâb olmak istiyor. Ruhundaki tutkusuyla, coşkusuyla harâb olmak istiyor. Bedeni yaşlansa bile her zaman taptaze olan ruhu, edâsı, tavrı içinde noktalamak istiyor hayatını. Böyle bir hayat algısı da insanın içinde ne lâleler, ne güller açtıracaktır.

… 

    Rind hayatı gönlünce yaşadı. Ölümü karşılarken de eğilip bükülmedi, gönlünce bir tavır koydu. “Öleceksem de göğsümde açacak lâleler, güllerle ölürüm, yaşadığım ânı doldururum. Günü gelince de çeker giderim. Harâb olan tenim varsın bu yolda harâb olsun.” tavrıyla karşıladı ölümü. Rindin hayatı ve akşamı böyleyse ölümü bundan farklı olabilir mi? “Rindlerin Ölümü”ne de haftaya bakalım isterseniz. 

                                           Fahri Kaplan

Tags: , , ,

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

Yazarlar

Kategoriler

Son Yazılar

Son Yorumlar

Etiketler

 

Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Meta

Zeka Oyunları | Mario Oyunları | En Güzel Oyunlar | Araba Yarışı