04.16.08

Şiir ve Hayâl

Posted in Edebiyat at 9:31 pm yapan fahrikaplan

-İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar (Yahya Kemal) - 

Yaza yaza yaşamak mı?

Yaşadığını yazmak mı?

Yaşadığını yazma!

           Yaşadığın az.

     Muhayyilense*

          sınır tanımaz

           bir seyyâh.

     Siz, hayâli öldürenler!

       Eyvâh size eyvâh!

Daraltıp dünyâlarınızı

kaybettiniz sizi siz yapan

    en tatlı hülyâlarınızı.

İnsan hayâl ettikçe yaşar.

Şâir hayâl ettikçe yazar.

Hayâli olmayan kişi

allâme-i cihân olsa

                          ne yazar!

Ey şâir!

    Mâdem yaşadığın az.

Şimdi sen de

    yaşamadığın ne varsa

                    hepsini yaz.

Fahri Kaplan

*muhayyile: hayâl gücü

           

04.05.08

Bâkî: Muhteşem Devrin Muhteşem Şâiri

Posted in Edebiyat at 10:36 am yapan fahrikaplan

  16. asır… Devlet-i Âlî’nin en ihtişamlı dönemi. Tüm dünyaya “Muhteşem Süleyman” namıyla ihtişam salmış bir Kanun Koyucu’nun yönettiği en az pâdişâhı kadar muhteşem bir devlet. Şâir bir millet, devletinin böyle ihtişamlı devrinde elbette muhteşem bir şâir çıkaracaktır. Sultânü’ş-şuarâ Bâkî, Türk- İslâm tarihinin en güçlü devrine devri kadar güçlü bir sesle eşlik etmiştir. Osmanlı Türlçesi’ni öyle temiz bir üslûp, öyle Dâvûdî bir sesle kullanmıştır ki onun bu mükemmeliyetini Türkiye Türkçesi’nde sadece Yahya Kemal’de gördüğümüzü söyleyebiliriz. Çoğu kimseler onu bir zevk ve safâ şâiri olarak görse de bence Bâkî herşeyden önce bir ihtişâm şâiridir. Devrinin ihtişamlı sesinin şâiri. Bu yüzden iddialı beyitler, gururlu söyleyişler başkalarında birer nâkısa gibi dursa da Bâkî’ye çok yakışır. Çünkü o dünyanın bir numaralı devletinde “Şâirlerin Sultanı” ünvanını almış bir şâirdir. Elbette bu konumda bulunan bir sanatkâr, devletinin ve şiirinin ihtişâmını mısralarına dökecekti. İşte her okuduğumda “ne güzel, ne doğru söyledin!” dediğim o ihtişamlı beyitlerden bazıları:

“Bu arsada Bâkî nice üstâda yetişdi

  Âlemde bugün ona bir üstâd yetişmez”

***

“Minnet Hüdâ’ya devlet-i dünyâ fena bulur

Bâkî kalır sâhife-i âlemde adımız”

***

“Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.”

***

Meddah olalı çeşm-i gazalânına Bâkî

Öğrendi gazel tarzını Rûm’un şuarâsı

***

“Cihân-ı câm-ı nazmım şi’r-i Bâkî gibi devreyler

Bu bezmin şimdi biz de Câmî-i devrânıyız cânâ”

                                    (Bâkî)

Fahri Kaplan 

03.18.08

Çanakkale’de Şehitler (Şiir)

Posted in Edebiyat at 12:17 am yapan fahrikaplan

Çanakkale’de şehitler,
Kanını vermiş yiğitler,
Vefa bekler neslimizden.

Şâd eylemek’çün bizleri
Canını vermiş yiğitler,
Uçtu korkmadan ileri.

Uçtu gittiler cennete
Gülleri dermiş yiğitler,
Bizi bırakıp nöbete.

Acaba şimdi de var mı
Yayını germiş yiğitler,
Kalpler o aşkla çarpar mı?

Bir nesil gerek bir nesil;
Kalbi mü’min, rûhu asil.
 

Fahri Kaplan

02.22.08

Yahya Kemal ve İstanbul

Posted in Edebiyat at 2:16 pm yapan fahrikaplan

     

 

    Türk edebiyatının en büyük şâirlerinden Yahya Kemal, Üsküdar’dan bahsederken:

Üsküdar, bir ulu rü’yayı görenler şehri!

Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.

 

Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?

Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”

  der. Üsküdar Sahili’ni ne zaman hatırlasam bu mısralar ruhumda canlanır da hem büyük fethi hem de bu güzel şiiri yeniden yaşarım.

    Fatih, İstanbul’u akan suları tersine çevirerek fethetti. O’nun yaptığı bu fetih sayesinde İstanbul, altı asırdır Müslüman Türk’ün zevkiyle yoğrulmuş durumda. Ancak bir de İstanbul’un ruhunu ve zevkini fethedip bunu şiirleriyle gönüllere duyurmuş “İstanbul’un güzelliklerinin fâtihi” şâirimiz var ki sadece Üsküdar’a bakışı bile onun İstanbul’u ne kadar kavradığını bize anlatır.

    Yahya Kemal’e gelene kadar birçok şâir İstanbul’a şiirler yazmıştır. Ancak hiçbiri İstanbul’un güzelliğini, mânâsını, onun fetihten bu yana gelen tarihî misyonunu ruhlarımıza Yahya Kemal’in duyurduğu keyfiyette duyuramamıştır. Hatta Lâle Devri’nin büyük şâiri Nedim’in İstanbul için yazdığı o şahâne beyitler bile Lâle Devri’nin zevk dünyasıyla sınırlı kalmış, -birkaçı müstesnâ- dönemini aşamamıştır.

   Tevfik Fikret’in kaleminde  İstanbul, Sis’in üzerine çökmesi gereken bir şehir hâlini almıştır. Bu bahtsız şâirimize göre sis İstanbul’u örtmeliydi ki onun kötülükleri görünmesin.  Tabii ki bu “sis”in uzun sürmesi düşünülemezdi. Yahya Kemal sisi şu mısralarla dağıtacaktı:

“Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.”

  ( İnsan bu mısraları okuyunca İstanbul’u örten Sis’in dağılmasıyla coşsun mu, yoksa Türkçe’nin böyle bembeyaz sözlerinin büyük şâir tarafından aruza nasıl ustalıkla döküldüğünü görmekle hayrete mi düşsün doğrusu karar veremiyor. ) 

   Artık İstanbul’da sisler dağılmıştı. Binbir tepeyle yükselen boğazdan baktıkça engin vatan görünür olmuştu. İstanbul’a bir tepeden bakmanın hazzı, Süleymâniye’de bir bayram sabahında vecdle alınan tekbirlerin verdiği mânevî coşku, beş asırlık tarihin sindiği bu azîz şehirde kendini ecdâdla beraber yaşıyor hissetmenin sarhoşluğu İstanbul’u hiç görmeyenleri bile bu şehre hayran bırakıyordu. 

   Yahyâ Kemal, bize öyle bir İstanbul aşkını miras bıraktı ki, bu güzel şehirde yapılan onca tahribat bile o aşkı kalbimizden söküp atamıyor. 

                                                                                                Fahri Kaplan

02.15.08

Bursa ve Mânâsı

Posted in Edebiyat at 3:13 pm yapan fahrikaplan

    

    Meşhur seyyâhımız Evliyâ Çelebi ne güzel tanımlamış Bursa’yı: Ruhâniyatlı şehir. Ne kadar beton yapılarla doldurulsa da güzel ve yeşil kalabilmeyi başaran bu şehre ecdâdın havası öyle sinmiştir ki insan onu gezdikçe Osmanlı’nın rûhunu ve medeniyetini inşâ edenlerin nefeslerini duyar gibi olur.

    Ben öyle inanıyorum ki Bursa’yı kavrayan kişi tarih şuurunu elde etmiş, Osmanlı’yı ayakta tutan o rûhânî gücü anlamıştır. İlk altı pâdişâhın Bursa’da olması bir yana; Emir Sultan, Üftâde, Süleyman Çelebi gibi mânevî kutupları bağrında taşıması bu şehri azîz yapmaya yeter. Evet, İstanbul gibi Bursa da azîzdir. Bursa da azîz ve köklü. Ve o da İstanbul gibi tüm tahribâta rağmen hâlâ güzel, hâlâ rûhânî, hâlâ ecdâdın sesi, soluğu.

    Bursa mutlaka gezilmeli. Hem de defalarca… Her gezişte de ecdâdın nefesi aranmalı, ayak seslerine kulak verilmeli. İşte o zaman bizi cihan devleti yapan rûhu ve medeniyeti kavramış oluruz. Bugün başkalarının incik boncukları karşısında ağzı açık kalan insanımızın kendi hazînelerinin farkına varmaya çok ihtiyâcı var. Bursa o hazinenin en önemli parçalarından biri. Onu keşfetme vaktimiz hâlâ gelmedi mi?

Fahri Kaplan 

02.04.08

Âşıkda Keder N’eyler

Posted in Edebiyat at 4:57 am yapan fahrikaplan

Birçok edebiyatta olduğu gibi bizim edebiyatımızda da âşık dâimâ gam içindedir. Aşk onu öyle devâsız bir derde salmıştır ve âşık, bu hastalığın ateşiyle sürekli yanmakta, ızdırâb çekmektedir. Acaba zâhirdeki bu hâl hakîkaten böyle midir? Şeyh Gâlib’i dinleyelim:    

 “Âşıkda keder n’eyler gam halk-ı cihânındır     

 Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır”     

Aşk medeniyetinin en büyük âşıklarından “Hüsn ü Aşk” şâiri: “Âşıkda keder n’eyler?” diyor. Yanlış mı söylüyor? Asla! Âşık aşkı yaşarken rûhunu kaplayan vecd sayesinde kederden eser bile duymaz. Bu haldeyken kederin bile ayrı bir tadı olur. Aşk, âşık için öyle bir derttir ki bin zevke tercih olunur. Yahyâ Kemal bunu ne güzel ifâde ediyor:      

 “Cümle lezzetten lezîz iksirsin ey zehr-i aşk      

  Zevki derinden alan her rûh dermândan geçer”       

   O yüzden eller âşığı ızdırâba mübtelâ bir dîvâne sansa da âşık, zevkini aşk derdinden almanın mestliği ile madde âleminin çok fevkinde yaşar. Tabii ki böyle bir aşk, nefsânîliği aşmayı gerektirir. Günümüzde sık sık gördüğümüz şahsî dürtülerini tatmîn etme arzusundan kaynaklanan sevmenin çok üstündedir bu aşk. Fuzûlî bu iki aşkı kıyaslarken şöyle der:       

  “Canı kim cânânı için sever cânânın sever        

 Canı için kim ki cânânın sever cânın sever”       

  Her güzel şey gibi aşkın da madde kafesine sokulduğu devrin âşıkları! Kaçınız kendinizi “canı cânânı için seven âşık” sınıfına koyabilirsiniz. Eğer koyabiliyorsanız siz de aşkın mestliği içinde yol alıp Gâlib-misâl: “Âşıkda keder n’eyler” diyebilirsiniz. Öyle ya, sevgiliye adanmış bir can niye keder duysun ki? Can senin mi ki onu kederle heder edeceksin?         

 “Yoluna cânâ revân etsem gerek cânım dedim          

Yüzüme bin hışm ile bakdı dedi cânın mı var”

                                                                       (Zâtî)

                                                Fahri Kaplan

01.29.08

Bir Yergi Ustası’ndan Nükteler

Posted in Edebiyat at 4:24 pm yapan fahrikaplan

    Nef’î (17. yüzyıl) Türk edebiyatının en önemli şâirlerindendir. En bilinen yönü hiciv ( karşındakini yermeye yönelik şiir, yergi) yazmaya meraklı olması ve bu konudaki ustalığıdır. Ben bu yazıda Nef’î’nin bu yönünü ortaya koyan iki güzel hadiseyi nakletmek istiyorum.      Osmanlı Paşalarının toplandığı bir mecliste söz dönüp dolaşıp yazdığı hicivlerle birçok kimseyi kendisine düşman eden muzip şâirimiz Nef’î’ye gelir. Meclistekilerden Tahir Paşa daha önce ondan dili yanmış olsa gerek Nef’î’den lâf açılır açılmaz: “Aman, anmayın şu kelbi (köpeği)” der. Tabii bu lâf döner dolaşır. Kendisine köpek denmesine içerleyen ünlü hiciv ustası bu lâfın altında kalmayacaktır elbet. Tahir Paşa’yı şu nefis dörtlükle yerin dibine geçirir âdetâ:                       

             “Bana kelb demiş Tâhir Efendi
             İltifâtı bu sözde zâhirdir.
             Mâlikî mezhebim benim zira
             İtikadımca kelb Tâhirdir.
       
       

Tahir, kelime anlamı olarak “temiz” demektir. Mâlikî mezhebine göre köpek temzi bir hayvandır. Nef’î burada “kelb (köpek) Tahirdir.” Derken maliki mezhebinin bu özelliğini vurgularmış gibi görünüyor ancak arkaplanda Tahir Paşa’ya : “Asıl köpek sensin! Sen kim benim gibi söz üstâdına laf yetiştirmek” kim diyor.              ***           17. yüzyılın ünlü şâir ve şeyhülislâmı, Nef’î’nin de yakın dostu olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi Nef’î’ye şu beyti gönderir:      “Şimdi hayli sühanverân içre  

    Nef’î manendi var mı bir şâir

      Sözleri Seb’a-i Muallaka’dır

      İmr’ül-Kays kendisidir kâfir”

    

        ( Şimdi o kadar söz ustası içinde Nef’î ayarında bir şair var mıdır? Sözleri cahiliye Arapları’ndaki Yedi Askı şairleri gibi kuvvetlidir. O şairlerden İmr’ül-Kays adlı kâfir de onun ta kendisidir.)        Aslında şâirliğinden övgüyle bahsedilen bu dörtlükteki kâfir kelimesine Nef’î içerlemiş olsa gerek ki Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye cevap olarak aşağıdaki kıt’ayı yazar:

         Bize kâfir demiş müfti Efendi
       Tutalım ben diyem ana müselman
       Varıldıkda yarın ruz-ı cezaya
       İkimiz de çıkarız anda yalan”
       
(Müftü Efendi bize kâfir demiş. Şimdi ben de tutup ona  Müslüman desem yarın mahşer yerine vardığımızda ikimizde sözümüzde yalancı çıkarız.)                       

    ***

          Nef’î elbette bu hicivlerden ibaret bir şâir değildir. Başkalarını ve kendisini övmede de üstüne yoktur bu büyük söz üstâdının. İskender Pala Nef’î’den şöyle bahseder: “Öven, övünen, söven bir şâir.” Tabii Nef’î’nin bu özelliklerinin yanında düşündüğünü ifade etmekten çekinmeyen çok samimî bir yüreği olduğunu da belirtmek gerek.        Tabi herkesi yermiş olması ona çeşitli düşmanlar kazandırmıştır. En sonunda padişah IV. Murad kendisine hiciv yazmayacağına dair yemin ettirmiştir. Ama Nef’î bu; rahat durabilir mi? Vezir Bayram Paşa’yı hicvedince sarayın odunluğuna kapatılır. Artık şairin düşmanlarına Gündoğmuş, onu cezalandırma fırsatı bulmuşlardır. Vezir Batram Paşa da kendisine yapılan hakareti hazmedemez ve Nef’î hakkında idam kararı verilir. İdamı açıklamak için siyah tenli bir haremağası Nef’înin yanına gelir. Şairin haline acıyan haremağası Nef’î’ye der ki: “Bak al şu kâğıdı kalemi saraya bir dilekçe yaz. Ben de elimden geldiğince sana destek çıkar, seni bu cezadan kurtarmaya çalışırım.” Nef’î de kâğıdı eline alır, tam yazacağı sırada kalemin mürekkebi kâğıda damlar ve büyük bir siyah leke oluşturur. Nef’î de diline gelen nükteyi kaçırmaz ve haremağasının siyah tenini kastederek: “ Ağa hazretleri mübarek teriniz kâğıda damladı.” der. Bu söze sinirlenen haremağası da kağıdı buruşturur ve : “Var a köpek, sen ölümü hak etnişsin.” Diyerek şâirin suratına fırlatır. Böylece Nef’î eline geçen bu son fırsatı da tutamadığı dili yüzünden hebâ eder ve sonrasında idam edilir. Ancak geriye adını gökkubbede ölümsüz kılacak şiirler bırakır. Mevlâ rûhuna rahmet eyleye.                                                                   Fahri Kaplan

01.26.08

“Münâcât” Şiirinin Şerhi

Posted in Edebiyat at 4:54 pm yapan fahrikaplan

   Ali Bey, “Münâcât” adlı şiirim hakkında güzel düşüncelerini ifâde ettikten sonra: “Fakat bazı kısımlarda açıklamaya ihtiyaç duydum. Yardımcı olacak var mı? Acizane şiirdeki kelimelerin bir kısmını kullanmadığıma tam manasını kavrayamadım.” demiş. Bu sebeple ben de bu şiirim için bir şerh (açıklama) yazmaya karar verdim.              Öncelikle anlayamadığımız kelimeler hususuna değinmek istiyorum. Aslında bu kelimeler çok değil 50-60 yıl öncesinin edebî dilinde kullanılıyordu. Ahmet Hâşim’in millî şâirimiz Mehmed Âkif’in şiirlerine bakın bundan çok daha ağır bir üslûba rastlarsınız. Yeryüzünde 50-60 yıl önceki şâirlerinin dilini anlamayan başka bir millet de yoktur sanırım. Bu konuda asıl vebâl elbette öztürkçecilik adı altında güzel dilimizin içini boşaltan sözümona “aydın”ların boynundadır. Ben eğer bu şiiri günlük hayatta kullandığımız Türkçe ile yazsa idim anlatım gücümü epey kısıtlamış olurdum. Çünkü şiirde kullandığım o kelimelerin çoğunun günümüz Türkçesi’nde tam karşılığı yok, karşılığı olanları da  yeni şekliyle kullandığımızda genellikle içi boş kalıyor. O yüzden birçok şiirimde olduğu gibi bu şiirde de ifade ve sanat gücünün yüksek olduğu böyle bir üslûbu tercih ettim.          Şiire gelince:                  1. bölüm:  İlk mısrâda Mevlâ varken Leylâ’nın anılmaması, ifadeden de anlaşılacağı üzere Allah aşkı yanında diğer aşkların bir kıymet ifade etmeyeceği belirtilmektedir. Ayrıca Leylâ Mecnûn aşkı gibi büyük bir aşk hikâyesine gönderme yapılarak o aşkın bile Hakk aşkının yanında anılmasının uygun olmayacağından bahsolunmuştur.     “Ne ben varım ne bu eşyâ var” ifadesiyle de bizim varlıklarımızın fânî olduğu, sonradan yaratıldığı ezelden ebede kadar varolan yegâne varlığın da Allah olduğu ifâde edilmek istenmiştir. Ayrıca bu ifadeyle tasavvuftaki vahdet-i vücûd görüşüne de bir gönderme yapılmıştır.     “Günahım çok fakat sahib-i nâr Sensin” mısrâında nâr ateş demektir. Sahib-i nâr da ateş sahibi demektir. Ben günahkâr bir kulum ancak bir büyük ümidim var ki günahkârların cezalandırılacağı ateşin sahibi Sensin. Sen, Rahîm olan, bağışlayıcı olan, merhamet sahibi olan. İşte o yüzden günahım çok fakat ateşin senin elinde olduğunu bildiğim için o engin rahmetin o ateşe girmeme ümidimi hep canlı tutuyor.       Şiirin nakarat kısmında zikredilen beytte: “Yâ Râb! Şu mücrîmi affet Gaffâr Sen’sin” Mücrîm cürm (günah) sahibi demektir yani günahkâr. Gaffâr ise çok bağışlayıcı olan demek olup Allah’ın 99 isminden biridir. Burada da yine günahların çokluğuna rağmen Mevlâ’nın bağışlayıcılığına olan ümit vurgulanmıştır. “Günâhımı benim setret Settâr Sensin” ifaedesinde setr örtmek demektir. Settâr da yine Allah’ın isimlerinden olup “ayıpları örten” mânâsına gelir. Bu beyitte de bir üst mısradakine paralel bir düşünce dile getirilmiştir. (Bu kısım her makaratta aynı şekilde tekrar edildiğinden ileriki tekrarlar için açıklama yapılmamıştır.)       2.bölüm: Hak yolda yürürken bâtıla meyletmek ifadesi anlaşılacağı üzre doğru yolda giderken yanlış yollara meyil gösterdim demektir. İkinci mısrada “zeyl” etmek eklemek demektir. “Veyl” ise yazık demektir. Kişi işlediği günahlarla en çok kendisine zarar vermektedir.     3. bölüm:  Buradaki ifadeler sanırım gâyet açık. Fânî dünyâya aldanan insan aslında şeytanın tuzağına düşmüştür. Neyse ki ölene kadar tevbe kapısı açıktır. Burada da bu aldanışın fark edilmesiyle duyulan pişmanlık ve yakarış söz konusu. Yine Rabb’in rahmetine olan ümit vurgulanıyor üçüncü mısrâda.    4.bölüm: Bu bölümde Hakk’a karşı vazifelerde edilen kusurlardan doğan bir pişmanlık söz konusu. Mevlâ’nın sunduğu bunca nîmete karşı insanoğluna düşen onun yolunda gayret göstermek, onun aşkıyla yanmaktır. Burada bu noktadaki konumumuz sorgulanıyor ve tekrar münâcât (dua) ‘a geçiliyor.      5.bölüm: Burada da yine şiirin bütününde yer alan duygular hâkim.  Sana hakkıyla kul olamasak da rahmetinden de hiç ümit kesmedik. Sen de zaten kuluna isteyin vereyim diyorsun. Vazîfemizi hakkıyla edâ edemesek de belki niyetlerimizdeki istikâmet bize birçok kapıyı açacak. Bu yüzden Senin rahmetinden asla ümit kesmiyoruz yâ Erhamü’r-Râhimîn! Niye ümit keselim ki. Peygamberimiz demiyor mu: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser.” diye. Şeytan bile hesap günü rahmet sağanağını görünce bir ara ümitlenmeyecek mi? Öyleyse biz elbet ümidimizi kesmeyeceğiz. Kaysak da devrilmeyecek, doğrulmayı bileceğiz. Çünkü bizim her şeye kâdir olan bir Rabb’imiz var. Elbet O’na gönülden yakarabilirsek bizi affedecektir. İşte bu ümitle şiir nakarat kısmındaki dualarla bitirilmiştir.                                                             Fahri Kaplan

Münâcât

Posted in Edebiyat at 2:45 pm yapan fahrikaplan

Mevlâ varken Leylâ anılmaz; yâr Sen’sin,
Ne ben varım ne bu eşyâ var; var Sen’sin,
Günâhım çok, fakat sâhib-i nâr Sen’sin.

Yâ Râb! Mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.

Hak yolda yürürken bâtıla meylettim,
Günâhım üstüne günâhlar zeylettim,
Başkasına değil, kendime veylettim.

Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.

Fânî dünyâya aldanmışım, vâh bana,
Şeytana kanmışım, şimdi eyvâh bana,
Af Sana yaraşır, elbet günâh bana.

Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.

Yolunda hizmetçi olmayı bilmedim,
Aşkınla sararıp solmayı bilmedim,
Bir boşaldım, tekrar dolmayı bilmedim.

Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.

Secdeye kapanıp: “Suçum affet!” dedim,
Gerçi rüzgâr gibi coşup da esmedim,
Lâkin rahmetinden hiç ümit kesmedim.

Yâ Râb! Şu mücrîmi affet, Gaffâr Sen’sin,
Günâhımı benim setret, Settâr Sen’sin.

                                          Fahri Kaplan

01.24.08

Söz Sultanları’nda Aşk

Posted in Edebiyat at 2:18 pm yapan admin

Şâirin en büyük aşkı gökkubbeye bırakacağı bir hoş sadâdır. Zaten o hep bu hoş sadâyı yakalamak için kelimelerle mısralar, beyitler, şiirler yazar. Zira bilir ki boş sadâ kaybolur ancak hoş sadâ bâkî kalacaktır. O yüzden şâirler bir güzel sözün, bir güzel sesin peşinden aşkla koşarlar. En büyük ses şâirlerimizden, Kanûnî devrinin yüzakı, şâirler sultanı (Sultânü’ş-Şuarâ) Bâkî bakın ne diyor:“Avazeyi bu aleme Davud gibi sal
Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş”

  Devrinde yaşayan nice devlet adamının bugün adlarının anılmadığını gözönüne alırsak adını hoş sadâsı ile gökkubbeye nakşetmiş Bâkî’nin ne kadar haklı olduğu ortadadır.

    20. asra geldiğimizde mısralarında sözün mûsikîye dönüştüğü şâirimiz Yahyâ Kemâl, saf şiirin kaynağı olan güzel sese aşkını bir rubâîsinde şöyle anlatıyor:

“Yâ Râb ne müsavâtı ne hürriyyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Ya Rab bana bir ses yaratan kudreti ver”

Büyük şâirlerimize bir de bu yönden bakarsak onlara böyle güzel sözleri söyletenin aşkın ta kendisi olduğunu görmüş oluruz.                                                                          Fahri Kaplan

« Previous entries Project-Id-Version: WordPress 2.3.2 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-12-31 15:09+0200 Last-Translator: Hasan Karaboga Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0; Project-Id-Version: WordPress 2.3.2 Türkçe dil dosyası POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2007-12-31 15:09+0200 Last-Translator: Hasan Karaboga Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8 Plural-Forms: nplurals=1; plural=0;