Author Archive

7
Eki

Bu Gecelerde Bir Şey Var

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

    Ben biliyorum bu gecelerde bir şey var. Yoksa beni her gece bin bir efkâr basmazdı bu kadar. Biliyorum, biliyorum ne varsa bu gecelerde var. Ne varsa her gece boğazımda düğümlenen hecelerde var. Her ne varsa gece hissettiklerimde gizli. Gündüzden kalan boş bir koşuşturmaca. Bana kalan ne varsa kâr, hepsi de gecede var. Bilirim aşkım gece, sevincim gece, hüznüm gece… Bugünüm, yarınım, dünüm gece. Ne varsa bilirim, bilirim her şey bu iki hece. Ey peşimi bırakmayan dîvâne gönlüm! Daha fazla üstüme gelme gece gece.

    Ben biliyorum bu gecelerde bir şey var. Bir şey var ki gecelerde azıyor elemim. Bir şey var ki geceler boyunca durmadan yazıyor kalemim. Galiba gecelerde farkediyor aşkını. Ne yapsın, modern hayatın düzeninde gündüz sevmeye vakit mi kalıyor! Geceliyor gönül, her gece sayıklıyor, heceliyor. 

    Ben biliyorum bu gecelerde birşey var. Yoksa beni uykumdan etmezdi bu kadar. Bir şey var, bir şey. Elle tutulmaz, gözle görülmez bir şey. Bir şey var ki dağıtıyor buğusunu sislerin. Bir şey var ki aralıyor kapısını yepyeni hislerin. Kaç gecedir düşünmedeyim derin derin. Ne olur bulursanız bana da söyleyin. Bu gecelerde ne var?

Tags: , , ,

30
Eyl

Rindlerin Ölümü

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Rind, hayatı gönlünce yaşadı. Ölümü karşılarken de eğilip bükülmedi, gönlünce bir tavır koydu. “Öleceksem de göğsümde açacak lâleler, güllerle ölürüm, yaşadığım ânı doldururum. Günü gelince de çeker giderim. Harâb olan tenim varsın bu yolda harâb olsun.” tavrıyla karşıladı ölümü. Rindin hayatı ve akşamı böyleyse ölümü bundan farklı olabilir mi? İşte Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiiri:

          RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hafız´ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz´ı hayal ettiren ahengiyle.

.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.

                                            Yahya Kemal

***

 (Hâfız’ın kabri)

    Rindlerin Ölümü, edebiyatımızdaki en güzel ölüm şiirleinden biridir. Bu şiirde ölüm bile güzelleşir. Âsûde bahar ülkesinde ebedî bir istirahat hâlini alır ve insan muhayyilesini kendine râm eder.

    Hâfız (Hâfız-ı Şirâzî), sadece 14. yüzyıl Fars edebiyatının değil, dünya edebiyatının yetiştirdiği en müstesna şairlerden biri, doğunun engin dünyasını şiirlerinde yansıtan büyük bir sanatkârdır. Rindlik ve rindâne duyuş onun şiirlerindeki derin aşkı ve his dünyasını besleyen en önemli unsurdur. Hâfız’a rindlerin has bahçesinin en müstesna gülü desek yanılmış olmayız. Yahya Kemal, bu büyük şâiri ”Rindler” serisinin son şiirinde anarak ona asırlar sonrasından bir selâm yollamış, şiirin ilk kıtasında çizdiği ideal rind şahsiyet için onu seçmiştir. “Rindlerin Ölümü” asırlar önce ölmüş, ama ismi dünya durdukça var olacak bu büyük rindin, bu aşk erinin ismiyle başlar. Hafız’ın kabri, rindin ölümündeki kendine has edânın bir timsaline bürünür bu ifadelerde. 

    Hâfız’ın kabrindeki gülün her seher vaktinde kan kırmızı rengiyle açması, rindin bu dünyadan gitse de ruhunda taşıdığı güzelliklerin hâlâ şu kirlenmiş dünyaya güzellik kattığını fısıldar ruhlara. Hâfız gibi büyük rindler bu dünyadan gitseler de arkasında bıraktıkları eserlerle ruh dünyalarının derinliklerindeki mis kokuları yayarlar etrafa.

    Şair, Hâfız’ın bahçesindeki gülün kanayan rengiyle açtığını söylüyor. Bülbülünse eski Şiraz’ı hayâl ettiren nağmeleri terennüm ederken ağlamasından bahsediyor. Gülün kanaması, bülbülün ağlaması has rindliğin timsâllerinden olan Hâfız’ın artık bahçelerine uğramamalarından olsa gerektir. Bir rindin ölümü karşısında güller ve bülbüller mâtem tutmaktadır. Nasıl tutmasınlar? Gülü ve bülbülü sıradan bir çiçek ve kuş olmaktan kurtarıp aşkın en zarif sembolü hâline getiren şairlerin rind ruhundaki zarâfet değil midir? Rindler olmasa aşk olmayacağı gibi gülün kokusundaki vuslat tadını, bülbülün nağmesindeki aşk ızdırâbını bilen mi kalır? Kendini maddenin dar ufkuna hapsedip aşktan nasibini alamayan hissizler gülün bülbülün kıymetini ne bilir! O kabalık, o hissizlik değil midir ki cennete çevireceğimiz dünyada insanlığa zulüm üstüne zulüm gösteriyor. Rindin ölümü; bülbülün ağıtını, gülün kanlı gözyaşlarını beraberinde getirecektir elbet. 

    İkinci kıtada şâir, ölüme rindin açısından bakar. Ölüm, rind için kaçılacak, her dem korkusuyla yaşanacak bir şey değildir. Zaten rind kendisini mukadder olan bir âkıbetin korkusuyla yıpratarak hayatını zehredecek biri değildir. Aksine o, yaşadığı her ânı en güzel şekilde geçirir. Ve ölüm onun için bir son değil, âsûde bahar ülkesine açılan bir kapıdır. Şairin bu mısraı ölümü öyle güzelleştirir ki!… Şüphesiz edebiyatımızın en müstesna mısralarından biridir bu. Şu ifadeki tatlılığa ve onun insana telkin ettiği ebedî mutluluk hissine bakar mısınız: 

    “Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde”

    Şair ölümün rindin yolunu gözlediği, gönlünün her yerde bir tütsüdeki duman gibi o ânın hasretiyle tüttüğünü söylerken, ölümü ne kadar da güzelleştirir. Ölümle ilgili çok sayıda şiir vardır. Ölümü yazmak kolaydır, ama güzelleştirmek?.. İnsan hayatının kaçınılmaz gerçeğini korkarak değil de aşk ve iştiyakla karşılamak? İşte bu rindâne duyuşun zirvesidir. Rind, hayatın her meselesini olduğu gibi ölümü de en dolu hislerle karşılar. Hatta şiirin ikinci kıtasından da cesaret alarak diyebiliriz ki o, ölmek için yaşar. Aslında hepimiz ölmek için yaşamıyor muyuz? Yaşamak için ölür rind ve ölmek için yaşar.

    Son iki mısra rindin ebedî istirahatgâhının tatlı iklimine götürür bizi:

    “Ve serin serviler altında kalan kabrinde
    Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.”

    Az çaba harcamamıştır Yahya Kemal, bu enfes nağmelerinde bize rindin kabrindeki bu eşsiz tabloyu sunmak için. Önce ”uzun serviler” demiştir. Demiştir ama içine sinmemiştir bu tarif. Bir şeyler eksiktir sanki, o tatlı iklimi tam veremediğini hisseder bu ifadenin. Daha sonra siyah serviler demiştir. Ama siyahın karanlığının ölüme kasvet katmakta oluşundan mıdır nedir bu ifade de yıllarca sinmemiştir içine Yahya Kemal’in. Ve her mısrayı binbir titizlikle kaleme alan bu dev şair, 8 yıl geçtikten sonra “serin serviler” ifadesinin bu şiiri lâyıkıyla taşıyacak ifade olduğunu bulmuştur. “Serin” sıfatı, âsude bahar ülkesindeki tatlı iklimi en güzel şekilde ifade etmektedir.

    Bugün, Yahya Kemal’in çok sevdiği İstanbul’u seyrettiği Rumeli Hisarı’ndaki kabrinde, bir rinde yaraşır şekilde -ve de kendi vasiyeti üzerine- ”Rindlerin Ölümü” şiirinin ikinci kıtası yazılıdır.

                             (Yahya Kemal’in kabri)

                                                                                                 Fahri Kaplan

***

EK YAZI:   ÖYLE BİR MÛSIKÎYİ ÖRTEN ÖLÜM

    Ey, benimle bu satırları okuyan arkadaşım. Bilmem ki bu millet bir Yahya Kemal daha görür mü? Böyle büyük idrakler, böyle büyük ruhlar bizi bize anlatmazsa kaybolmuş kimliklerimize hangi sûretleri oturtacağız. İçimizdeki en hassas yere vurmuyorsa mızrap, bamteli senelerdir o mızrabın darbesine hasretse… Kim çalacak ruhlarımızın muhtaç olduğu o mûsıkîyi söyler misin?

   Şimdi bakıyorum da Yahya Kemal gideli ve onun yerine kelimeleriyle mızraba böyle bir ses verebilen bir şair gelmeyeli tam 51 sene olmuş. Rindliğin en zirve duyuşlarını yaşayan, asırlar boyunca yoğrula yoğrula kazandığımız medeniyetimizi oluşturan ruhu derinden kavrayan  ve bize bütün bunları eşsiz ifadelerle anlatan böyle bir sanatkârın ölümü insanda bir teselli bırakır mı? Şimdi ben Hâfız’ın bahçesindeki bülbül gibi her gece günün ağırdığı vakte kadar ağlasam yine de kâfî midir? Aziz Yahya Kemal, senin ve bütün rindlerin ruhu şâd olsun. Sana karşı olan hislerimin ifadesini yine ancak senin mısralarında buluyorum. Sen bu sözleri milletimizin iftihar vesilesi iki büyük bestekârın (Itrî ve İsmail Dede Efendi) ölümü karşısında söyledin, ben de senin ölümün karşısında yine bu sözleri söylüyorum:

  

“Öyle bir mûsikiyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm.
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle zevk alınır.
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.” (“Itrî”, Kendi Gök Kubbemiz)

***

“Fânî ise öz bestelerin hallâkı/ Doğmak yaşamak nafiledir dünyâda”(“İsmail Dede”, Rubâîler)  

 

Tags: , , , , , , , ,

24
Eyl

Yaz

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Şimdi bir yaz daha biterken ne zordur yazı yazmak bilir misin ey okuyucu? Peki ey yazı yazan, bilir misin ne ağırdır şimdi yazı okumak?

    Yaz bitmez yazdan hazlar biriktiren gönüllerde. Onlar hatıradan tohum ekmiştir içinde bir yerlere. Renk renk çiçek veren tohumlar… Mis kokulu çiçeklerle kışta baharı koklayanlar ne büyük bir nimete sahiptir. Erguvanlar mosmor açar mı bir kış gününde! Tabiat canlanır, börtü böcek uçuşabilir mi karlar içinde! Bize her yazdan kalan kârlar, karları eritecek kadar sıcaksa her kış bir bahar olur, içimizi ısıtır dışardaki soğukluğa aldırmadan.

    Ben yazlar yaşadım. Yazlar bitince de bana kattıklarıyla özge hazlar yaşadım. Ben ne yazlar yaşadım aslında yaşanmamış olan. Yaşanmamış yazlarda buldum nice hazları. Ve yaşanmamış yazlarda hep günleri saydım yaşamak için yeni yazları.

    “Yaz” beni anlatan kelime. Ben ki yazı da seviyorum, yazmayı da. O zaman yaz! Sımısıcak yaz. Kışta da yaz. Yaz, yaz kış yaz! Her yazda ve her yazıda biriksin binlerce haz. Kalemin kırılana dek, yaz! Kış soğukları bitince yaz, yaz!

 

  Ek “yaz”ı: Bayramda memleket ziyareti ve dönüş yolculuğu derken “Rindlerin Ölümü”nü yazmak haftaya kaldı. Tek başına bir şiir olan yaza yazdığım hâtimenin içinizi o güne dek sıcak tutması ümidiyle…

Tags: , ,

16
Eyl

Rindlerin Akşamı

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

   Rindlerin Akşamı, hemen hepimizin az çok bildiği bir şiir. Bu muhteşem şiire Münir Nureddin Selçuk’un yaptığı nefis beste şiirle mûsıkînin enfes birleşmesinin bir örneği olduğu gibi, Rindlerin Akşamı’nın geniş kitlelerce daha da sevilmesini sağladı. Ancak şu da bir gerçek ki Yahya Kemal’in bu şiiri, kendisini destekleyen bir müziğe ihtiyaç bırakmayacak kadar muhteşem, Türk edebiyatının baş âbidelerinden biri! Şiire rindâne bir perspektifle yaklaşmadan önce, tek başına bir rindlik manifestosu olan bu şiiri okuyalım:

   RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.

                     Yahya Kemal Beyatlı

   ***

   Başlıktaki akşam ifadesi dikkatinizi çekmiştir. Şiirde akşam ifadesi ömrün son demlerine işaret etmektedir. Zira akşam vakti güneşin battığı, yani günün bittiği demdir. “Rindlerin Akşamı” da rindin ömrünün son demidir. Zaten ilk iki mısra akşam ifadesinin şiirdeki anlamını bize veriyor. Dönülmez akşamın ufku, ömrün sonunu işaret etmektedir. İnsanoğlu dünyadan gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir. işte o dönülmez ufka yaklaşmış bir rindin hayata bakışını ele alır bu şiir. Ve bir rindin, ömrün son faslını nasıl da kendine has bir duyuşla karşıladığını gösterirken bir manifesto niteliğine bürünür: Rindin manifestosu… Ölüme yaklaşırken de edâsını hiç bozmayan rind, bildiğince yaşamaya devam etmektedir. İsterseniz bu rindâne duruşu yorumlamaya şiir üzerinden devam edelim.

Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;
 Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”

   Şair, hayat yolunun sonuna geldiğinin farkında. Vakit hayli geç ve zamanı geri getirmek mümkün değil. Artık dünyada son demlerini yaşayan rind, bu son anlara “nasıl geçersen geç” derken aslında kendi tabii ve keyfince yaşama tavrını ortaya koyuyor. Rind hayatının hiçbir dönemi için aman şunu şöyle yapayım, şöyle bir yol çizeyim kendime vs. gibi planlar çizmez. Bildiğince yaşar, yaşadığı ânı en iyi şekilde değerlendirir. Zaten yaşadığı ânı doldurandır rind. Onun lûgatinde keşkeler, yapsamlar etsemler yoktur. Ömrünü yaşamaya bakar, hayatın nasıl geleceği, neler göstereceği onun işi değildir. Sezen Aksu’nun şu sözlerindeki gibi yaklaşır hayata: “Gelsin hayat bildiği gibi, gelsin / işimiz bu yaşamak!” Değil mi ki rind ne dünün kaygısında ne de yarın gelecek günün telâşındadır, öyleyse ömrünü yaşadığı ân nasıl olursa onu yaşamaya bakar. Nasıl geçeceğinin tasasını çekmez.

“Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
 Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.”

    İnsanoğlunun sınır bilmeyen hayâl gücü, o “dönülmez ufka” yaklaştığında bir gün geri dönülebileceği hayâlini kurabilse de şair, bir rindin böyle bir teselliyle avunmayacağını söylüyor. Böyle bir tesellinin bir fayda vermeyeceğini bilen rind, dünyadan gidecek olma karşısında da istifini bozup burada kalmak için can atacak değildir. Yine o tavizsiz ve kendince tavrını sürdürecektir. Bu mısralarda rindin: ”Ölüm gelecekse gelir, eğer bu yoldan dönülmeyecekse biz de dönmeyiz, içi boş tesellilerle kendimizi avutmayız.” şeklindeki haykırışı yankılanmış adeta.   

“Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.”

 Bu mısralar yaklaşan ölüme yapılan vurgudur. Ve şair sanki bu mısraları  rindin felsefesini hülâsa edeceği son üç mısraya etkili bir geçiş yapmak için yazmış gibidir. Bilindiği gibi Yahya Kemal, gerektiğinde bir kelime için 8 sene bekleyecek kadar şiirini mükemmele erdirme uğraşı veren titiz bir sanatkârdır. Bu mısralar da ölümün heybetini ve kaçınılmazlığını bize duyurduğu gibi son üç mısraya geçmeden önce okuyucuyu ölüm duygusuyla sarsan, silkeleyen mısralardır. Bu sarsılmadan sonra sözü son üç mısraya getirmek doğru olacaktır.

“Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
 Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
 Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.”

    Bu üç mısra, tek başına bir rindlik manifestosudur. Yukarıda da değindimiz gibi şair sanki bundan önceki üç mısrayı bu mısralara kapı aralamak için söylemiş gibidir. Şair sözü getirmiş getirmiş, bu mısralarda okuyucuyu vurmuştur. Şiiri muhteşem bir sonla bitirmiş, perdeyi açarken yaptığı gibi kapatırken de okuyanı mest etmiştir. Sadece mest etmekle kalmamış, izahı ciltler sürecek rindâne hayat tarzını üç mısrada en güzel şekilde ifade etmiştir.

    Gurûb vakti güneşin battığı vakittir. Şair, burada “Gurûba karşı” ifadesiyle ömrün bitmesine yaklaşan vakti, yani şiirin başından beri vurguladığı vakti işaret etmektedir. Rind, ömrün bitişine doğru son kez yaşayacağı bu dünyada keyfince, bildiği gibi yaşamalıdır. Rind aşk adamıdır, şevk adamıdır. Yaşadığı her ânı ruhunda dolu dolu geçirir, kendi dünyasında mesttir. O yüzden şair gönlüne bu son anları keyfince; aşk içinde, şevk içinde geçirmesini söylüyor. Mâdem ki ölüm yakın, mâdem ki harâb olacak, öyleyse bu harâb oluş öyle sıradan olmasın. Harâb olacaksa aşk içinde harâb olmak istiyor rind, şevk içinde harâb olmak istiyor. Ruhundaki tutkusuyla, coşkusuyla harâb olmak istiyor. Bedeni yaşlansa bile her zaman taptaze olan ruhu, edâsı, tavrı içinde noktalamak istiyor hayatını. Böyle bir hayat algısı da insanın içinde ne lâleler, ne güller açtıracaktır.

… 

    Rind hayatı gönlünce yaşadı. Ölümü karşılarken de eğilip bükülmedi, gönlünce bir tavır koydu. “Öleceksem de göğsümde açacak lâleler, güllerle ölürüm, yaşadığım ânı doldururum. Günü gelince de çeker giderim. Harâb olan tenim varsın bu yolda harâb olsun.” tavrıyla karşıladı ölümü. Rindin hayatı ve akşamı böyleyse ölümü bundan farklı olabilir mi? “Rindlerin Ölümü”ne de haftaya bakalım isterseniz. 

                                           Fahri Kaplan

Tags: , , ,

10
Eyl

Seneler Dörder Dörder Geçerken

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Genel Güncel

 

    2002 Dünya Kupası’nda İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı golün videosunu ne zaman izlesem tüylerim diken diken olur. 7 yıl önce yaşadığımız o müthiş heyecanın, gördüğümüz o güzel rüyanın tadı hâlâ damağımdadır. Bir daha yer alacağımız Dünya Kupası’nı iple çekerim o günden beri.

    Aksaya aksaya ilerlediğimiz, hoca değişikliği ile toparlanmaya çalıştığımız 2006 Dünya Kupası elemelerinde baraj maçında İsviçre ile eşleşmiştik. İsviçre’yi elersek 4 sene sonra tekrar Dünya Kupası’ndaydık. İlk maçı deplasmanda 2-0 kaybetmiştik. İkinci maçta her şeyimizi ortaya koymamız gerekiyordu. Şükrü Saraçoğlu’ndaki maçın 1. dakikasında şok bir penaltı golüyle 1-0 geriye düşünce işimizi iyice zora sokmuştuk. Artık 3 farklı kazanmamız gerekiyordu. Bu da gol yemeden 4 gol atmak demekti. Ama Milli Takım’ımız öyle motive olmuş, öyle iştahlı idi ki kurduğumuz müthiş baskı ile 50.dakikada 3-1′lik üstünlüğe ulaşmıştık. Artık daha fazla inanıyorduk. Bu işi bitiriyoruz duygusu bize hâkim olmuştu. Ama bu duygudan sonradır ki tempomuz birden düştü. 30 dakika boyunca ilk 50 dakikadaki arzumuzdan eser yoktu. Ta ki 80. dakikada yediğimiz gole kadar. Bu golden sonra tekrar canlandık. Bir gol daha bulduk. Ama yetmedi. Tarihimizin en iyi oyunlarından birini, belki de en iyisini oynadık ama yetmedi. Ah o İsviçre maçı, öyle içimde kalmıştı ki. O gün maçı beraber izlediğim arkadaşlara söylediğim sözler hâlâ aklımda: “Ah ki ah! Bir Dünya Kupası’na katılmak için 4 sene daha bekleyeceğiz!”

    Bekledik, ama olmadı. Çok büyük bir sürpriz olmazsa da olmayacak. Dünkü Bosna beraberliğinden sonra  Dünya Kupası Kafdağı’nın ardında bir yerlere gitti. Masallar gerçek olur, Kaf Dağı’nın ardına ulaşılır mı? Zor, çok zor. İpler artık bizim elimizde değil ki! Hatta elimizden tamamen çıktı. 

    Haziran’da 32 ülkenin milli takımını izlerken içimiz içimizi yiyecekse yine… Ve Türkiyeli bir Dünya Kupası görmek için seneler dörder dörder gidiyorsa ömrümüzden. Yazık, çok yazık!

Tags: , , ,

9
Eyl

Rindlerin Hayatı

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Geçen haftaki yazımda “Rindlik” mefhumuna değinmiş ve üç hafta boyunca Yahya Kemal’in rindlik konulu şiirlerinden yola çıkarak bu kavramı yeniden ele alacağımı söylemiştim. Bugün o şiirlerden ilki olan “Rindlerin Hayatı” şiiri ile rindâne bir edânın kapılarını aralayacağız. İsterseniz önce şiiri okuyalım:

 RİNDLERİN HAYATI

                 -Hâlide Edib’e , sanatta ve fikirde ulvî varlığına derin hürmetle-

Ba’zan kader, gelen bora hâlinde zorludur.

Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.

Ba’zan da cevreden nice bir âdemoğludur,

Görmek değil düşünmeğe bigâne kal! Bırak!

 .

Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese

İsâ’yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.

Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise

Rindin belâya karşı kayıdsızlığındandır.

                   Yahya Kemal Beyatlı

***

    Dünya hayatı insana zaman zaman pek çok sıkıntı verir. Karşılaştığımız belâlar çeşit çeşittir. Şair, bir rindin hayatın sıkıntıları ile karşılaştığında dik duruşunu bozmaması gerektiğini söylüyor. Ufku siyah bulutların kapladığı bir günde dağlar, kara bulutlara aldırmadan nasıl dimdik duruyor, baş eğmiyorsa rindâne tavrın da böyle dik ve umursamaz bir duruşu gerektirdiği, ilk iki mısrada vurgulanıyor.

   İlk kıtanın son iki mısraında mesele, ilk mısralara benzer bir şekilde ama bu kez farklı bir açıdan ele alınıyor. İlk iki mısrada kaderin -yahud şiirdeki anlamını daha iyi ifade etmek için hayat şartlarının diyelim- bize getirdiği sıkıntılardan bahsediliyordu. Devamındaki iki mısrada ise insanoğlundan gelen sıkıntıları ele alıyor şair. Cevr sıkıntı, eziyet demektir. İnsan bazan başka bir şahsın verdiği sıkıntıya muhatap olur. Böyle durumlarda şair, karşındakinin sıkıntı verici tavrını görmezden gelmenin de ötesinde düşünmeye bile kayıtsız kalınmasının en doğru yol, en rindce tavır olduğunu söylüyor. Öyle ya, seni üzmek için türlü yöntemlere başvuran  zavalllıları en rahatsız edecek tavır, onu muhatap almamaktır.

    İkinci kıtada dindar adam ile rindin karşılaştırılmasına şâhid oluyoruz. Dindar adam, gelen musibeti tevekkülle karşılar. Allah’tan geldiğini bilir, musibete rıza gösterir. Aslında rind de musibet karşısında isyân etmez. Ama dindar adam musibeti kabullenmişlik içinde bir duruş sergilerken, rind musibetin varlığını veya yokluğunu hiç umursamaz. Onun için olsa da birdir olmasa da. Hatta “Hangi musibet?” der gibi bir tavır içindedir. Belâ karşısındaki tavrı bir arslanın esnemesine benzer. O kadar kayıtsızdır.

    Neticede rind kendi yolunda gidendir. Hayatını kendi anlamlandırdığı yolda sürdürendir. Başkalarının bakışı, dünyanın sıkıntıları, günlük hayatın basit kaygıları onun semtine uğramaz. 

    ”Rindlerin Hayatı” böyledir işte. Akşamı ise dönülmez ufuklara gönderilen bir selâmdır. O “dönülmez akşamın ufkundaki” seyahati de haftaya bırakalım.

Tags: , , , , ,

2
Eyl

Rind, Rindlik ve Yahya Kemal

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

İşrette keder bahsini açmaz bir rind

İçmez beşerin zehri katılmış bâde           

                 Yahyâ Kemal

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

   Modern hayatın sunduğu ihtiras düzeni bize “rind” kavramını unutturmuş görünse de her devirde rindler yaşamıştır, yaşamaya da devam edecektir. Peki ”rind” nedir, kimdir, kime denir?

     Rind, kısaca ifade etmek gerekirse dünya umurunda olmayan, gönlünce yaşayan kişinin sıfatıdır. Dünyanın getirdiği sıkıntılar, günlük hayatın içindeki koşuşturmaca rindin hayat tarzını bozamaz. O kendi gönlünde kurduğu dünyada mesuddur. Pervası yoktur. Başkalarının düzenine göre değil, keyfince yaşar. Onun için günlük hayatın karmaşasında boğulmak yoktur. Bildiğince, dilediğince yaşar. Rind, plan adamı değil; aşk adamıdır. Benzetmek gerekirse rind âlim değil, şairdir. Eğitimci değil, sanatkârdır. Günlük düzenin gerektirdiği dar ve yapmacık dünyaya hapsolan değil, kendine has bir hayat biçimi oluşturan, bununla ânını ân, gününü gün edendir.

    Rindin şâir, şâir olmasa bile şâir ruhlu, sanatkâr ruhlu olduğunu söylemiştik. Şairlerin büyük bölümü kendini rind olarak görmüşler, bununla iftihar etmişlerdir. Türk şiirinde de rindlik üzerine pek çok beyit ve ifade vardır.

   Rindlik ve rindlerden bahsedince Yahya Kemal’e ayrı bir yer açmak gerekir. Yahya Kemal, doğu edebiyatlarında asırlarca işlenen rindlik kavramına modern bir bakış getirerek, şiirimizde gerçekleştirdiği eski-yeni sentezi veya neoklâsik tarzın bir örneğini daha sunmuştur. Şairimiz, rindlere dair yazdığı üç şiirle rindâne hayat felsefesinin portresini çizmiştir adeta. Bu şiirler Rindlerin Hayatı, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü adlarını taşımaktadır. Önümüzdeki üç yazıda bu şiirleri birer birer değerlendirerek rindlik kavramına ve rindâne hayata yeniden bakmayı düşünüyorum. Haftaya “Rindlerin Hayatı” yazısıyla rindâne duyuşlarda buluşmak ümidiyle…

Tags: , , , , , , , ,

26
Ağu

Bakmak ve Görmek

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Genel Güncel

 

                                                                               -dîvâne yazılara bir yenisini daha eklerken…-                                                                               - dîvâne yazılara bir yenisini daha eklerken..-                                                         -dîvâne yazılara bir yenisini daha eklerken…-    

    Bak, ama görmüyorsan bakmanın da bir faydası yok. Bakmak ayrı görmek ayrı. Bakmakla olsa köpeklerin kasap olacağını söylemiş kudemâ. Bakmakla değil; akmakla, nüfûz etmekle açılır kapılar.                   Bak, ama göremiyorsan bakmanın da bir faydası yok. Dar ufuklarda hapsolmaya mahkum kalanlar ne talihsizdir. Güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar nice bir muhâlin peşindedir. Bak! Bakmakla yetinme ak, nüfûz et! Perdeler, nüfûz ettikçe aralanır elbet.

    Bak, ama göremiyorsan bakmanın da bir faydası yok. Görmeden bakma diyemem çünkü bakmadan göremezsin. Her bakan göremez ama görenlerin hepsi bakmıştır. O yüzden sen de bak! Bakmakla yetinme ak, nüfûz et! Dünya, baktığını görenlerle aydınlanır elbet.

     Fahri yeter bu kadar divanelik, artık aklını da al yanına.  Bir de gönlünü, basiretini al öyle bak!

           Bak, ama görmüyorsan bakmanın da bir faydası yok. 

                                                                               Fahri Kaplan         

                                                                                   

Tags: ,

19
Ağu

Kanûnî Devrinde

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat, Tarih

    Kanûnî devri  siyasî, kültürel, askerî vb. hemen her alanda zirveyi yaşadığımız bir dönemdir. Öyle bir dönemdir ki bu, Sinan gibi bir mimarı, Bâkî gibi bir şairi yetiştirmiştir. Zaten Kânûnî Sultan Süleyman bu ifadeleri bizzat kendisi kullanmıyor mu: “Bunca yıllık saltanatımda iftihar ettiğim iki şey vardır: Biri Sinan gibi bir mimarın benim dönemimde yaşaması, diğeri de Bâkî gibi bir şairi bulup çıkartmaklığımdır.”

    Maziye takılıp kalmak doğru değil. Ancak maziden yüzünü çevirerek geleceğe yön vermek de mümkün değil. Eskisi gibi her alanda söz sahibi olmak isteyen milletimize şanlı mazi ilham kaynağı olacaktır. Geçmişin birikimini yıkanlar her zaman yeniden temel atmak durumundadır. Ardında büyük bir birikime sahip olanlardır ki binalarını en yüksek ufuklara taşıyabilirler.

    Kanûnî Devri (şiirimdeki ifadeyle devr-i Süleyman), hayâl dünyamda yer yer seyahat ettiğim, beni zamanın kasvetinden arındıran, milletçe mesut günlerimize seyahat ettiğim müstesna bir devirdir. Hani Yahya Kemal’in dediği gibi:

    Çık tayy-ı zaman et açılır her perde

    Bir devr geçir istediğin her yerde

    Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım

    İstanbul’u fethettiğimiz senelerde

    Üstâd, İstanbul’u fethettiğimiz seneleri tercih etmiş. Zaten eserlerinde bu büyük fethi tarihimizin dönüm noktası olarak da sık sık anar. Ben de tayy-ı zaman ederek (zaman değiştirerek) hayâl ufkumda farklı devirlere seyahat eder, o dönemi adeta yeniden yaşamaya çalışırım. İşte Kanûnî Devri’nin daha ziyâde edebî ortamına yaptığım  seyahatlerin bu hayal ufkunda sınırlı kalmasının içimdeki ukdeyi deştiği bir zamanda (dört sene önce) kaleme aldığım bir şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

     KÂNÛNÎ DEVRİNDE

Söz sultanları son ufka varmışlardı beyânda;
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!
Bulunur mu ki bir daha bunca üstâd bir anda!
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!

O devirde hem Fuzûlî hem Bâkî yaşar idi,
Zâti Pîr’in dükkânına şairler koşar idi,
O şiirler okundukça gönüller coşar idi,
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!

O zaman bu topraklarda büyük ihtişâm vardı,
Bütün dünyâya hükmeden şâh-ı muhteşem vardı,
Bir devlet ki; hem İstanbul hem Üsküb hem Şam vardı,
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!

İstanbul şiir diyârı: Bâkî, Nev’î, Hayâlî…
Bağdat ızdırâb mekânı: Rûhî ile Fuzûlî.
Aslı nasıldı kim bilir; mest ediyor hayâli,
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!

İstesen de gelmez geri konuşursun nâfile.
Nerelerde kaldın Fahri; geçti gitti kaafile.
İçimde bir istek kaldı – olmazsa da lâf ile -:
Ne hoş olurdu gelseydim âh devr-i Süleyman’da!

                    Fahri Kaplan  

 

    Hâmiş: Ramazan ayınızı şimdiden kutlar, onbir ayın sultanının iç ve dış dünyamıza bereket getirmesini temenni ederim.

Tags: ,

12
Ağu

Balkanlar… Ah Balkanlar!

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat, Tarih

 

                                          ”Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum

                                Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum” (Yahya Kemal, “Açık Deniz” şiirinden)

 

    Balkanlar… 5 asır boyunca atlarımızı suladığımız Tuna nehri, şimdi bizim için akmıyor. Bir zamanlar dedelerimizin yaşadığı, bizden bir parça olan bu geniş coğrafyanın büyük bölümünü artık bizler, göç edilen diyâr olarak yâd ediyoruz.

    Göçler ve katliamlarla Türk ve müslüman nüfusun azaldığı Balkanlar’da 1300lerin sonundan 1900′lerin başına kadar Türklerin ve Müslümanların yoğun olarak yaşadığını, buraların da bizden bir diyâr olduğunu biliyoruz. Üsküp doğumlu şairimiz Yahya Kemal’in çocukluğunu geçirdiği Rumeli ile ilgili şu cümleleri dikkat çekicidir: “Rumeli’ye o zaman, ne kadar yerleşmişiz Yârabbi! Ve bu hakikati bugün ne kadar unuttuk. Meselâ Rumeli Türklerini ezelden ebede kadar muhacir telâkki etmeye alışmış olan İstanbul ve Anadolu milletdaşlarımız bu itikadlarında ne kadar yanılıyorlar.” (Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebî Hatıralarım, İst. Fetih Cem. Yay. İst. 1997, s.54,55)

    Balkanların Edirne’den ötesindeki kısmına hiç gitmesem de dedelerimin 93 Harbi’nde (1877-78 Osmanlı Rus Savaşı) Balkanlar’dan Anadolu’ya göç etmesinden olsa gerek, o coğrafya her zaman bana binlerce hatıramı, neşemi, hüznümü, hayallerimi, çocukluğumu bıraktığım diyâr gibi gelir. Bu yüzdendir ki şâirin şu mısralarında sanki kaybolmuş çocukluğumu bulurum:

    Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum

    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.

    Nasıl bulmayayım! Beş asır dedelerim mahsulünü devşirmiş, koyununu otlatmış ovasında. Türkülerini, şiirlerini haykırmış semâsına o toprağın. Atını Tuna’da sulamış, bin atlı akınlarda dev gibi orduları yere sermiş o topraklarda. Ve bin bir milleti beş asır kardeşçe yaşatmış o bizden diyârda.

    Okuyucu, yaralıyım! Balkanları kaybettiğimizden beri, 90 senedir… Dedelerim Balkanları terk edeli, 130 senedir… Yaralıyım. Balkanları al kanlarla suladığımızdan beri yaralıyım. Düz cümleler yaramı tarife âciz. Belki şiir döker içimi dışıma, belki şiir hâlime tercümân olur. Ey Rumeli’nin Hasan Rızası! Sadece Hasan Rıza’ya değil bu sesleniş, dedeleri Rumeli’de yüzlerce yıllık hatıralarını bırakarak Anadolu’ya gelmişlere. Yâdınızda mı Üsküb’ün, Razgrat’ın, Vardar Yenicesi’nin fezâsı? Buralar birer müslümân şehirdi, yâdınızda mı bıraktığımız miras? İşte bamteline dokunan mısralar:

    HASAN RIZA’YA SESLENİŞ

    Ey Rûmelî’nin Hasan Rızâ ‘sı
    Yâdında mı Üsküb’ ün fezâsı
    Yâhut Kalkandelen kazâsı
    Vardar ve uzakta karlı dağlar

   

    Üsküb bir müslüman şehirdi
    Binbir türbeyle müştehirdi
    Vardar’sa önünde bir nehirdi
    Her an tekbîrlerle çağlar

                           Yahya Kemal Beyatlı

 

Tags: , ,

Lafistan.com Gizlilik Politikası