Author Archive

22
Mar

Aşk ve Dostluk

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 (Fotoğraf:gonulfeneri.blogcu.com)

    Değerli dostum Bekir Poyrazoğlu’nun “Vuslat’a Doğru” başlıklı yazıma yaptığı yorum, aşk ve dostluk kavramları üzerine mukayeseli düşünmemi sağladı. Öncelikle bana bu yolu açtığı için kendisine teşekkür ediyorum. İsterseniz öncelikle Bekir Poyrazoğlu dostumun yorumunu hatırlayalım. Şöyle diyordu dostum: ”Aşk nedir? Bir bedende iki ruh. Dostluk? İki bedende bir ruh.”

    Şüphesiz bu yorum benim aşka meyyâl karakterime ve yazılarımda aşkı yücelten anlayışıma değerli bir dostun, dostluğun kadrini bilir, büyük bir dostun dokundurmasıydı. Bunun böyle olduğunu çok iyi biliyorum, çünkü dostumu iyi tanıyorum. 

   Aşk ve dostlukla ilgili mülâhazalarıma geçmeden önce, bu düşüncelerimde iki kavramdan birini tercih gibi bir şeyin söz konusu omadığını belirtmek isterim. Ben iki kavramı da kendi açımdan nitelendirmeye çalıştım sadece. Zaten “tercih” ifadesi dostluk için geçerli bir durum olsa da aşk “tercih” sonucu elde edilecek bir durum değil, kapını sormadan çalan, gönlüne sormadan misafir olan bir “hâl”dir. Bu açıklamadan sonra aşk ve dostluk üzerine düşüncelere geçebiliriz:

  Dostluğun iki bedende tek ruh olduğu doğrudur. Ancak aşk, bir bedende iki ruh olamaz. Âşık için “ben” diye bir şey olamaz. Onun için yalnızca “o” vardır.  Zâtî bir beytinde şöyle der:
   “Yoluna cânâ revân etsem gerek canım dedim

    Yüzüme bin hışım ile baktı dedi canın mı var.”

   (Ey sevgili yoluna canımı akıtsam, feda etsem dedim. O da yüzüme kızgınlıkla baktı: “Canın mı var?” diye sordu.)

    Öyle ya kendi canından bahsediyorsan bu nasıl âşıklık iddiası?

   ***
   Kişinin gönlünde ikilik varsa aşk yok demektir. Aşk kendini yok etmektir. Kendi varlığından, beninden, egondan geçmektir.

   ***
   Dostlukta ben ve sen aynı ruhuzdur, aşkta ise ben diye bir şey yoktur.

   ***
   Dostluk bir ayıklık hâli, aşk ise sarhoşluk.

   ***

    Dostlukta mantıklılık ve tutarlılık vardır; aşk ise aklı yele vermektir.

   ***
   Dostluk bir güç ortaklığı, bir güçleniş; aşk ise bir düşkünlük.

  ***
   Dostluk sağlıklı bir paylaşım; aşk ise bir hastalık.

   ***
   Dostluk bilinçli bir tercih, aşk ise bir mübtelâlık. Nef’î’nin dediği gibi “Âşığa ta’n (ayıplama) eylemek olmaz mübtelâdır n’eylesin”

   ***
   Dostluk karşılık beklenen bir ortaklık, dayanışma; aşk ise karşılıksız bir tutku.

   ***
   Dostlar ateşten korunmak için beraber hareket eden kader ortakları; âşık ise yanacağını bile bile ateşe atılan bir dîvâne.

   ***
   Netice-i kelâm: Siz siz olun hayatınızdan gerçek dostları ve dostlukları eksik etmeyin. Aşk mı? Aşkla ilgili bir tavsiyede bulunmak fayda vermez. O ateş düşerken kalbinize sormaz geleyim mi diye. Düşerse yanarsınız, düşmezse yanamazsınız. Akıllı olan yanmamayı tercih eder; ancak yanmanın zevkini tadanlar da aklı yele vermekten çekinmezler. Fuzûlî’nin dediği gibi: “Nitekim meste mey içmek hoş gelir, huşyâre su”

 

                                      Fahri Kaplan

 

Tags: , , , ,

19
Mar

Vuslata Doğru

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

     Ayrılığında gündüzler çabuk geçti belki ama ya geceler?.. Ruhuma kasteden geceler bitmek bilmedi.  Geri geleceğini bildiğimden olsa gerek ilk zamanlar önemsememiştim. Ama vuslatın ne kadar uzakta olduğunu anlamaya başladığım zamanlarda; her gecenin daha da uzadığını gördüğüm, aydınlanmak bilmeyen karanlıklarla hemdem olduğum zamanlarda tattım hicranın ne olduğunu. Böyle zamanlarda Cahit Sıtkı’nın “Sanatkâr’ın Ölümü” şiirinden mısralar oldu en yakın dostum:

     “Gitti gelmez bahar yeli;

       Şarkılar yarıda kaldı.

       Bütün bahçeler kilitli;

       Anahtar Tanrı’da kaldı.”

      Ah, bu ateşten satırları okuyan arkadaşım! Aşkımı bana üç ay önce sorsan “a”sından bahsetmezdim sana, bilesin. Şimdi ise vuslat muştusuyla çözülen dilimin bülbül olup şakıyası var. Onun için sana içimi dökeceğim aşkıma dair. Aşkım, sır olmaktan çıkacak. Zira aşkın sır olması ayrılığın kuvveti nisbetindedir. Vuslat anındaysa aşk, sır olmaktan çıkar. Öyle, Leylâ peşinde bir Mecnûn olduğumu sanma. Hayatın ince çizgilerinden en güzel tabloları çıkaran öyle hassas bir gönül ki bende olan, damlaya aşık olsam aşkımın deryası yanında Hint okyanusu bir dereyi andırır. *

     Yazın, güneşin batarken ufka bıraktığı huzur ve hüznü bir arada veren turuncu renge âşığım.

     Bir yaz gecesinde simsiyah görünen denizi bembeyaz ışığıyla aydınlatan mehtâba âşığım.

     Öğlenin bütün bedenimizi kavuran güneşinden sonra ılık ve tatlı havasıyla gelen yaz ikindilerine âşığım.

     Yaza yazılmış şiirlere, yazılara; yaza çekilmiş filmlere âşığım.

      Bunca aşk hep yaza dairken…

      Yarıda kalan şarkılar aşkımın müjdecisi bahar yeli ile birlikte tekrar yankılanmaya başladıysa semalarımızda…

      Ve bütün anahtarlar kendisinde olan açtıysa gönlümdeki bahçelerin kilidini…

      Daha ne isteyeyim Mevlâ’dan.

 

                                                   Fahri Kaplan 

———

* Mübalağayı anlamayan nesle aşina değilim, olamam da. “Anlamak”tan kastım ilmen bilmek değil, onun verdiği zevk ve heyecanı ruhunda hissetmektir.

 

Tags: ,

27
Şub

Adına Yazdım

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

Ne ona, ne buna… 

Adına yazdım her şiiri

.

Bir hayalet gibi yaklaştı ve sonra uzaklaştı kaçarcasına.

Bırakmadım peşini,

İnadına yazdım.

 .

Ben bunca sözü söylemezdim  

Beni esir eden kelepçeyi vurmasaydı kalbime.

Ben ki esaretime adadım o  ateşten sözleri;

Ne bir mefkûreye

Ne kadına yazdım.

.

Şiir keni silahıyla vurdu beni.

Her ne yazdımsa,

O vuruluşun tadına yazdım. 

                                        Fahri Kaplan

10
Şub

Bu Hâlis Sözler Varken Dilimizde

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

  

  Gönlümü bir ince dal yahut bir cam şişe sanmış olsa gerek ki aylardır kırmaya çalıştı. Yaza çıkmanın ümidini bile unutturacak kadar uzasa da kış, şevkimden bir kandili bile söndüremedi. Şiirin tatlı ikliminde hayatın her cilvesini doya doya yaşayan ruhlar, böyle hoyrat zamanların tasallutundan etkilenmez. Bir hâlis mısrada hâllerinin ifadesini bulurlar ve çözerler zamanın ruha attığı düğümleri. Ahmet Muhip Dıranas “Rüzgâr” şiirinde öyle veciz ifade eder ki bu hâli:

    Bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? yolumuzda.

    Nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları?

    Uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgârı,

     Bir dal kırabilir misin bakalım gönlümüzde?

    Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken, dilimizde.

                                  (Ahmet Muhip Dıranas)

    Gönlünün kapısını hâlis sözlere açmayanlar nasıl bir hazineden mahrum olduklarının farkındalar mı? Âhenk ve mânânın eşsiz uyumundan neşv ü nemâ bulan bir şiirin zarafeti ve derinliğiyle gönlünün en ince yeri titreyen kimseler, günlük hayatın sunduğu geçici sıkıntılar karşısında sarsılmak şöyle dursun, titremezler bile. Gönül şehrine bu ileri medeniyeti kuranlar, kendi ruhlarıyla da barışık olurlar. Rekabet felsefesiyle hasm arama duygusundan uzak olup, her dem kendileriyle yarışık olurlar. Bugününü dünle yarıştırırlar ki iki günleri eşit olmasın.

     Ne mutlu ruhuyla barışık, kendisiyle yarışık, hayatın acı tatlı her cilvesiyle karışık olanlara!  Ne mutlu hâlis sözleri derûnuna nakşedenlere!

    Yoksa sen hâlâ uğulduyor musun rüzgâr?

Tags: , ,

11
Oca

Bekleyiş

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

               Uzaklara giden gemi

               Yoksa daha dönmedi mi?

               Tekrar bizimle visâle.

.

               Oysa onu çok bekledim;

               Zehir içtim, diken yedim,

               Aldırmadım hiç melâle.

.

              “Ne olur bir kez gül!” dedim, 

              “Gül, ruhuma dökül”dedim,

                Ne zambak dedim ne lâle.

.

               Nice yıl geçti ki yoksun,

               En azından bir ışık sun

               Sönüp küllenen hayâle.

                                        Fahri Kaplan

Tags: , , ,

1
Oca

Kınalı Kanadı Kırılmış Kuşlar Gibi

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 Fotoğraf:www.turkiyeinternette.com

    Yaz olsa sahillere atardım kendimi. Yaramı teskînden âciz şu dar ufukların ötesinde deniz, enginliğinin verdiği vehimle ruhuma hemhâl olsun diye. O zaman teselli bulurdum bir nebze olsa da. Ne güzel diyor Yahya Kemal:

    Rûh ufuksuz yaşamaz.

    Dağlar ufkunda mehâbet,

    Ova ufkunda huzûr,

    Deniz ufkunda tesellî duyulur.

    Yalnız onlarda bulur rûh ezelî lezzetini.

    Bir nebze olsa da dedim zira, bir süre sonra dünyadaki dar ufuklar da kesmez olur sonsuz bir ummân olan insan rûhunu. Devam edelim aynı şiir üzerinden:

    Bu ufuklar avutur rûhu saatlerce, fakat

    Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.

    Rûh arar kendine bir rûh ufku.

    Mânevî ufku pek engin ulu peygamberler

    -Bahsin üstündedir onlar- lâkin

    Hayli mes’ud idiler dünyâda;

    Yaşıyorlardı havârileri ashâbıyle;

    Ne ufuklar! Ne güzel rûh imiş onlar! Yâ Rab!

    (…)

    Yaşıyan her fânî  

    Yaşıyan her rûh özler,

    Her sıkıldıkça arar,

    Dar hayâtında ya dost ufku, ya cânan ufku.

                      (Yahya Kemal, “Ufuklar”, Kendi Gök Kubbemiz)

    Dostlar mı yüz çevirdi, yoksa cânân mı terk etti beni bilemiyorum. Yeni ufuklara hasret, yeni çeşmelere susuzum her doğan günde. Belki de aradığım yaz ufkudur. Onun güneşiyle beraber ruhumun açılması, yazla beraber bize şevk veren haz ufkudur. Belki de neyin içli sesi, udun gönlüm gibi kırık nağmeler söyleyen teli, belki de saz ufkudur. Ruhumun en ince kıvrımını deşen bir şiirin en güzel mısraıdır belki de; söz ufkudur. Belki biraz kendimi çekme arzusudur dünyanın keşmekeşinden; istiğnâ ufku, naz ufkudur. Hâl-i hazînimden bahs açmayın zira en hafif rüzgârda tutuşmayı bekleyen içimdeki korlar, bir “bilinmez”in sırrı, bir “anlatılmaz” ufkudur. Hayatta neşe-hüzün, güzel-çirkin, tebessüm-gözyaşı içiçe geçmiş madem… Öyleyse hâlim hayatın her inceliğiyle içiçe yaşayan bir ruhun “siyah beyaz” ufkudur.

    Şimdi bir daha versem mi kendimi yollara? Kanat açsam mı yeni ufuklara? Kanat açsam da uçamam ki bu hâlimle! Yazı gelmeyen upuzun kışlarda kınalı kanadı kırılmış bir kuş gibiyim. O kimsesiz diyarda hep o ufku arıyor, onu düşünüyorum: 

    Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibi

    Kınalı kanadı kırılmış kuşlar gibi

    Yazı gelmeyen upuzun kışlar gibi

    Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum

                    (Sezen Aksu, “Kaybedenler”)

                                                                                       Fahri Kaplan

Tags: , , ,

18
Ara

Dökük Sözler

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

     

    Ne zaman söze başlamaya kalksam söz naz etti. Sözün kendiliğinden gelmesini bekledim o yüzden. Ne zaman koşmadım söze, söz ayaklarıma kapandı “Beni al” diye. Ama ne zaman ki koştum peşinden… O dem yerimde saydım, kaldım öylece. Bir nazlı sevgili kelâm. Yüz buldukça senden kaçan bir âfet-i cân…

    Böyle diyerek başladım söze. Sözü kıstıramadığım anlarda zorladım kalemimi, kırık dökük yazılar böyle doğdu. Ama o yazıların ışığı kış güneşi gibiydi, tat vermedi:

   “Sen kış güneşi misin

    Yakarsın ısıtmazsın” (Sezai Karakoç)  

    Kışın güneşsiz günlerini, insana kasvet salan karanlık günlerini gördükçe kış güneşine de hasret kaldık. Uzayan geceler… Uzadıkça ruhuma kasteden geceler… Nerdesin yazın uzun ve doyumsuz günleri! Özledim, güneşin beni iliklerime kadar kavuruşunu bile!

    Sebebine âşinâ olmadığım bir daüssıla ile döküldü sözler. Döküldü diyorum zira plânlanıp yazılmadı. Gelişi güzel düştü. Dedim ya döküldü işte, döküldü.

12
Ara

Beşiktaşlılık Nedir

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Spor

 

    Beşiktaşlılık…

    … 

    Hayattaki farklılıkların zenginliğimiz olduğunu görüp siyahla beyazı bir arada kucaklamaktır.

     Başarıyı aşkına şart koşmadan, kayıtsız şartsız takımına âşık olmaktır.

     Tutkusunun derecesini kimselerin anlayamadığı Beşiktaş’ın siyahı kadar kara, beyazı kadar temiz bir sevdadır. 

     Ezeli rakiplerine karşı hissettiği rekabet duygusunu nefrete dönüştürmemek; rakibine olan nefretin takımına duyulan sevginin önüne geçmesine izin vermemektir.

     Kendi gibi çok insan olduğuyla övünmek yerine Beşiktaşlı olmanın ayrıcalığını hissetmektir.

     Etrafında çoğu kişi Cimbom-Fener kavgasındayken farkını ortaya koyabilmektir.

     Yığınların peşinde sürüklenmek yerine yalnız uçabilmektir.

     Birbiriyle sürekli didişen, gözlerini rekabetin hırsı bürümüş iki huysuz oğlanın aralarına almak istemedikleri, görmezden gelmeye çalıştıkları ama bir türlü başaramadıkları; her seferinde küllerinden doğarak kanatlanan asâlet sembolüne duyulan aşktır. (O iki huysuzun birleştikleri tek nokta Beşiktaş’ın her başarısına bir kılıf aramaktır.)

     “Babadan kalan miras değil, evlâdına olan borçtur.”

     Yolda hiç tanımadığın birini Beşiktaş formasıyla görünce içini sevinç kaplaması, yüreğinin kıpır kıpır etmesidir.

     Takımın siyah beyaz formalarla sahaya çıktığında her şeyi unutmak, gözünü o renklerden alamamaktır.

      İnönü Stadından dünyaya yankılanan desibellerin bile anlatmaktan aciz olduğu; sese, görüntüye sığmaz; kalıpların taşıyamayacağı ruhtur.

      Anlatmakla bitmez, maddelere sığmazdır.

      Siyahtır, beyazdır. Aşktır, aşk…

      …

                                        Fahri KAPLAN

   

Tags: , , ,

4
Ara

Nekâhet ve Helâl Sihir

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

   Hastalıktan yeni yeni kurtulurken insanda oluşan tatlı mı tatlı zayıflık hâli… Kudemâ buna “nekâhet” der idi.(*)(**)  Öyle tatlı bir histir ki nekâhet!.. Bu hâldeyken insan, özgürlüğünü elde etmişçesine sevinir, çocuklaşır.  Bâkî’nin dediği gibi sanki dersi bitmiş de mektepten âzâd olmuş çocuk gibidir belki de:

   “Dil kayd-ı aklı selb ideli şâd olub gider

     San tıfldır ki hâceden âzâd olub gider.”

     Hastalıktan âzâd olmaya başlayıp eski sağlıklı günlerin alâmetlerinin belirdiği bu zamanlarda en çok andığım mısra ise Yahya Kemal’e ait:

   “His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı.”

    Her hâli anlatan bir mısra var bu şiir denen sihirde. Dîvân şiirinde sihr-i helâl (helâl sihir) adında bir sanat olsa da, en helâl sihir, şiirin kendisi olmalı. Beni hasta yatağımdan yeni yeni kalkarken böyle güzel mısralarla bir kez daha şâd ettiniz ya ey sözün sultanları! Ellere harâm olan sihir size helâl olsun! 

—————————————————————–

(*) Kaf’la derdi, kefle değil. “K”den sonraki “â” kalındır. Şapkası inceltme değil, uzatma için konuldu. 

(**) Herife bak! Millet inceltirken bile atmaya başladı şapkayı, bu uzatırken de kullanıyor :=o”

Tags: , ,

15
Kas

Muzdarib

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Küskün değilim, kolay kolay küsemem zira. Birini defterden silmek kendi içimde başarabileceğim şey midir? Hayır, yapamam. Sezen Aksu’nun dediği gibi: “Hiç kimseden gidemem gitmem (…) Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem.”

    Kırgın mıyım? Belki… Ama daha çok muzdaribim.

    Muzdaribim, umursamazlıktan muzdaribim. Bilinip bilinmeden bir şey (konu, kişi, fikir vs.) hakkında kolayca hüküm verilmesinden muzdaribim. Muzdaribim, karşındaki bir hususta hassasiyet gösterirken umursamaz tavırlarla ona cevap verilmesinden muzdaribim. Hassas insana meftûnum, hassas olmayan ve hassasiyeti önemsemeyenden muzdaribim. Mevlânâ’nın dediği gibi âşıklarla başa çıkacak gücü olmayanların aşka hayret etmesinden muzdaribim:

    “Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka ne diye hayret ediyorsun; etme!”

    Ya ben bu dünyaya fazlayım, ya bu dünya bana eksik… Ben galiba çoğu insanla aynı havayı solumuyorum.

    Galiba, şairin en büyük derdi anlaşılamamak olmuş şu dünyada. En büyük gurbeti de onlar yaşamış bu yüzden:

    Sûfî mecaz anladı yâre muhabbetim

    Âlemde kimse bilmedi gitti hakîkatim

                                            (Emrî)

    ***

    “Beni bir tek sen anladın. Sen de yanlış anladın.” sözünü söyleyen de bu dertten muzdarib sanırım.

     Bütün muzdariblere selâm olsun!

Lafistan.com Gizlilik Politikası