Author Archive

27
Şub

Adına Yazdım

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

Ne ona, ne buna… 

Adına yazdım her şiiri

.

Bir hayalet gibi yaklaştı ve sonra uzaklaştı kaçarcasına.

Bırakmadım peşini,

İnadına yazdım.

 .

Ben bunca sözü söylemezdim  

Beni esir eden kelepçeyi vurmasaydı kalbime.

Ben ki esaretime adadım o  ateşten sözleri;

Ne bir mefkûreye

Ne kadına yazdım.

.

Şiir keni silahıyla vurdu beni.

Her ne yazdımsa,

O vuruluşun tadına yazdım. 

10
Şub

Bu Hâlis Sözler Varken Dilimizde

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

  

  Gönlümü bir ince dal yahut bir cam şişe sanmış olsa gerek ki aylardır kırmaya çalıştı. Yaza çıkmanın ümidini bile unutturacak kadar uzasa da kış, şevkimden bir kandili bile söndüremedi. Şiirin tatlı ikliminde hayatın her cilvesini doya doya yaşayan ruhlar, böyle hoyrat zamanların tasallutundan etkilenmez. Bir hâlis mısrada hâllerinin ifadesini bulurlar ve çözerler zamanın ruha attığı düğümleri. Ahmet Muhip Dıranas “Rüzgâr” şiirinde öyle veciz ifade eder ki bu hâli:

    Bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? yolumuzda.

    Nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları?

    Uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgârı,

     Bir dal kırabilir misin bakalım gönlümüzde?

    Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken, dilimizde.

                                  (Ahmet Muhip Dıranas)

    Gönlünün kapısını hâlis sözlere açmayanlar nasıl bir hazineden mahrum olduklarının farkındalar mı? Âhenk ve mânânın eşsiz uyumundan neşv ü nemâ bulan bir şiirin zarafeti ve derinliğiyle gönlünün en ince yeri titreyen kimseler, günlük hayatın sunduğu geçici sıkıntılar karşısında sarsılmak şöyle dursun, titremezler bile. Gönül şehrine bu ileri medeniyeti kuranlar, kendi ruhlarıyla da barışık olurlar. Rekabet felsefesiyle hasm arama duygusundan uzak olup, her dem kendileriyle yarışık olurlar. Bugününü dünle yarıştırırlar ki iki günleri eşit olmasın.

     Ne mutlu ruhuyla barışık, kendisiyle yarışık, hayatın acı tatlı her cilvesiyle karışık olanlara!  Ne mutlu hâlis sözleri derûnuna nakşedenlere!

    Yoksa sen hâlâ uğulduyor musun rüzgâr?

Tags: , ,

11
Oca

Bekleyiş

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

               Uzaklara giden gemi

               Yoksa daha dönmedi mi?

               Tekrar bizimle visâle.

.

               Oysa onu çok bekledim;

               Zehir içtim, diken yedim,

               Aldırmadım hiç melâle.

.

              “Ne olur bir kez gül!” dedim, 

              “Gül, ruhuma dökül”dedim,

                Ne zambak dedim ne lâle.

.

               Nice yıl geçti ki yoksun,

               En azından bir ışık sun

               Sönüp küllenen hayâle.

                                        Fahri Kaplan

Tags: , , ,

1
Oca

Kınalı Kanadı Kırılmış Kuşlar Gibi

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 Fotoğraf:www.turkiyeinternette.com

    Yaz olsa sahillere atardım kendimi. Yaramı teskînden âciz şu dar ufukların ötesinde deniz, enginliğinin verdiği vehimle ruhuma hemhâl olsun diye. O zaman teselli bulurdum bir nebze olsa da. Ne güzel diyor Yahya Kemal:

    Rûh ufuksuz yaşamaz.

    Dağlar ufkunda mehâbet,

    Ova ufkunda huzûr,

    Deniz ufkunda tesellî duyulur.

    Yalnız onlarda bulur rûh ezelî lezzetini.

    Bir nebze olsa da dedim zira, bir süre sonra dünyadaki dar ufuklar da kesmez olur sonsuz bir ummân olan insan rûhunu. Devam edelim aynı şiir üzerinden:

    Bu ufuklar avutur rûhu saatlerce, fakat

    Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.

    Rûh arar kendine bir rûh ufku.

    Mânevî ufku pek engin ulu peygamberler

    -Bahsin üstündedir onlar- lâkin

    Hayli mes’ud idiler dünyâda;

    Yaşıyorlardı havârileri ashâbıyle;

    Ne ufuklar! Ne güzel rûh imiş onlar! Yâ Rab!

    (…)

    Yaşıyan her fânî  

    Yaşıyan her rûh özler,

    Her sıkıldıkça arar,

    Dar hayâtında ya dost ufku, ya cânan ufku.

                      (Yahya Kemal, “Ufuklar”, Kendi Gök Kubbemiz)

    Dostlar mı yüz çevirdi, yoksa cânân mı terk etti beni bilemiyorum. Yeni ufuklara hasret, yeni çeşmelere susuzum her doğan günde. Belki de aradığım yaz ufkudur. Onun güneşiyle beraber ruhumun açılması, yazla beraber bize şevk veren haz ufkudur. Belki de neyin içli sesi, udun gönlüm gibi kırık nağmeler söyleyen teli, belki de saz ufkudur. Ruhumun en ince kıvrımını deşen bir şiirin en güzel mısraıdır belki de; söz ufkudur. Belki biraz kendimi çekme arzusudur dünyanın keşmekeşinden; istiğnâ ufku, naz ufkudur. Hâl-i hazînimden bahs açmayın zira en hafif rüzgârda tutuşmayı bekleyen içimdeki korlar, bir “bilinmez”in sırrı, bir “anlatılmaz” ufkudur. Hayatta neşe-hüzün, güzel-çirkin, tebessüm-gözyaşı içiçe geçmiş madem… Öyleyse hâlim hayatın her inceliğiyle içiçe yaşayan bir ruhun “siyah beyaz” ufkudur.

    Şimdi bir daha versem mi kendimi yollara? Kanat açsam mı yeni ufuklara? Kanat açsam da uçamam ki bu hâlimle! Yazı gelmeyen upuzun kışlarda kınalı kanadı kırılmış bir kuş gibiyim. O kimsesiz diyarda hep o ufku arıyor, onu düşünüyorum: 

    Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibi

    Kınalı kanadı kırılmış kuşlar gibi

    Yazı gelmeyen upuzun kışlar gibi

    Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum

                    (Sezen Aksu, “Kaybedenler”)

                                                                                       Fahri Kaplan

Tags: , , ,

18
Ara

Dökük Sözler

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

     

    Ne zaman söze başlamaya kalksam söz naz etti. Sözün kendiliğinden gelmesini bekledim o yüzden. Ne zaman koşmadım söze, söz ayaklarıma kapandı “Beni al” diye. Ama ne zaman ki koştum peşinden… O dem yerimde saydım, kaldım öylece. Bir nazlı sevgili kelâm. Yüz buldukça senden kaçan bir âfet-i cân…

    Böyle diyerek başladım söze. Sözü kıstıramadığım anlarda zorladım kalemimi, kırık dökük yazılar böyle doğdu. Ama o yazıların ışığı kış güneşi gibiydi, tat vermedi:

   “Sen kış güneşi misin

    Yakarsın ısıtmazsın” (Sezai Karakoç)  

    Kışın güneşsiz günlerini, insana kasvet salan karanlık günlerini gördükçe kış güneşine de hasret kaldık. Uzayan geceler… Uzadıkça ruhuma kasteden geceler… Nerdesin yazın uzun ve doyumsuz günleri! Özledim, güneşin beni iliklerime kadar kavuruşunu bile!

    Sebebine âşinâ olmadığım bir daüssıla ile döküldü sözler. Döküldü diyorum zira plânlanıp yazılmadı. Gelişi güzel düştü. Dedim ya döküldü işte, döküldü.

12
Ara

Beşiktaşlılık Nedir

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Spor

 

    Beşiktaşlılık…

    … 

    Hayattaki farklılıkların zenginliğimiz olduğunu görüp siyahla beyazı bir arada kucaklamaktır.

     Başarıyı aşkına şart koşmadan, kayıtsız şartsız takımına âşık olmaktır.

     Tutkusunun derecesini kimselerin anlayamadığı Beşiktaş’ın siyahı kadar kara, beyazı kadar temiz bir sevdadır. 

     Ezeli rakiplerine karşı hissettiği rekabet duygusunu nefrete dönüştürmemek; rakibine olan nefretin takımına duyulan sevginin önüne geçmesine izin vermemektir.

     Kendi gibi çok insan olduğuyla övünmek yerine Beşiktaşlı olmanın ayrıcalığını hissetmektir.

     Etrafında çoğu kişi Cimbom-Fener kavgasındayken farkını ortaya koyabilmektir.

     Yığınların peşinde sürüklenmek yerine yalnız uçabilmektir.

     Birbiriyle sürekli didişen, gözlerini rekabetin hırsı bürümüş iki huysuz oğlanın aralarına almak istemedikleri, görmezden gelmeye çalıştıkları ama bir türlü başaramadıkları; her seferinde küllerinden doğarak kanatlanan asâlet sembolüne duyulan aşktır. (O iki huysuzun birleştikleri tek nokta Beşiktaş’ın her başarısına bir kılıf aramaktır.)

     “Babadan kalan miras değil, evlâdına olan borçtur.”

     Yolda hiç tanımadığın birini Beşiktaş formasıyla görünce içini sevinç kaplaması, yüreğinin kıpır kıpır etmesidir.

     Takımın siyah beyaz formalarla sahaya çıktığında her şeyi unutmak, gözünü o renklerden alamamaktır.

      İnönü Stadından dünyaya yankılanan desibellerin bile anlatmaktan aciz olduğu; sese, görüntüye sığmaz; kalıpların taşıyamayacağı ruhtur.

      Anlatmakla bitmez, maddelere sığmazdır.

      Siyahtır, beyazdır. Aşktır, aşk…

      …

                                        Fahri KAPLAN

   

Tags: , , ,

4
Ara

Nekâhet ve Helâl Sihir

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

   Hastalıktan yeni yeni kurtulurken insanda oluşan tatlı mı tatlı zayıflık hâli… Kudemâ buna “nekâhet” der idi.(*)(**)  Öyle tatlı bir histir ki nekâhet!.. Bu hâldeyken insan, özgürlüğünü elde etmişçesine sevinir, çocuklaşır.  Bâkî’nin dediği gibi sanki dersi bitmiş de mektepten âzâd olmuş çocuk gibidir belki de:

   “Dil kayd-ı aklı selb ideli şâd olub gider

     San tıfldır ki hâceden âzâd olub gider.”

     Hastalıktan âzâd olmaya başlayıp eski sağlıklı günlerin alâmetlerinin belirdiği bu zamanlarda en çok andığım mısra ise Yahya Kemal’e ait:

   “His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı.”

    Her hâli anlatan bir mısra var bu şiir denen sihirde. Dîvân şiirinde sihr-i helâl (helâl sihir) adında bir sanat olsa da, en helâl sihir, şiirin kendisi olmalı. Beni hasta yatağımdan yeni yeni kalkarken böyle güzel mısralarla bir kez daha şâd ettiniz ya ey sözün sultanları! Ellere harâm olan sihir size helâl olsun! 

—————————————————————–

(*) Kaf’la derdi, kefle değil. “K”den sonraki “â” kalındır. Şapkası inceltme değil, uzatma için konuldu. 

(**) Herife bak! Millet inceltirken bile atmaya başladı şapkayı, bu uzatırken de kullanıyor :=o”

Tags: , ,

15
Kas

Muzdarib

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Küskün değilim, kolay kolay küsemem zira. Birini defterden silmek kendi içimde başarabileceğim şey midir? Hayır, yapamam. Sezen Aksu’nun dediği gibi: “Hiç kimseden gidemem gitmem (…) Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem.”

    Kırgın mıyım? Belki… Ama daha çok muzdaribim.

    Muzdaribim, umursamazlıktan muzdaribim. Bilinip bilinmeden bir şey (konu, kişi, fikir vs.) hakkında kolayca hüküm verilmesinden muzdaribim. Muzdaribim, karşındaki bir hususta hassasiyet gösterirken umursamaz tavırlarla ona cevap verilmesinden muzdaribim. Hassas insana meftûnum, hassas olmayan ve hassasiyeti önemsemeyenden muzdaribim. Mevlânâ’nın dediği gibi âşıklarla başa çıkacak gücü olmayanların aşka hayret etmesinden muzdaribim:

    “Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka ne diye hayret ediyorsun; etme!”

    Ya ben bu dünyaya fazlayım, ya bu dünya bana eksik… Ben galiba çoğu insanla aynı havayı solumuyorum.

    Galiba, şairin en büyük derdi anlaşılamamak olmuş şu dünyada. En büyük gurbeti de onlar yaşamış bu yüzden:

    Sûfî mecaz anladı yâre muhabbetim

    Âlemde kimse bilmedi gitti hakîkatim

                                            (Emrî)

    ***

    “Beni bir tek sen anladın. Sen de yanlış anladın.” sözünü söyleyen de bu dertten muzdarib sanırım.

     Bütün muzdariblere selâm olsun!

8
Kas

Susam Sokağı 40 Yaşında

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Televizyon, Çocuk

 

  80′lerin sonu ve 90′ların başında çocukluğunu yaşayan herkeste unutulmaz bir yeri vardır o sokağın. Tek kanalın olduğu günlerde, çocuklara hem hayatın inceliklerini öğretmiş hem de eğlendirmiştir onları. Kırpık, Minikkuş, Edi, Büdü, Kurabiye Canavarı, Güleç, Açıkgöz, Kurbağacık, Tüylü, Unutkan, Dişlek, Keriman, Utangaç ve sayamadıklarım… Bizi o günlerde her sabah yarım saatliğine televizyona bağlamıştır. “Gün güneşli, insanlar neşeli.” diye başlayan müzik her çocuğun içine bir neşe doldurmuş, hayatta her güzelliğin bir mutluluk kaynağı olabileceğini tattırmıştır onların masum ruhlarına.

   Önceki gün Google’a girdiğimde Edi ve Büdü fotoğraflarının altında “Susam Sokağı 40. yaşını kutluyor.” yazısını görmek beni birden o sokakta geçen çocukluğuma tekrar götürdü. TRT tarafından Türk çocuğunun ruhuna, duygu ve algı dünyasına çok başarılı bir şekilde uyarlanan “Susam Sokağı”, aslında bir İngiliz yapımıdır. Orijinal adı “Seaseme Street”dir. Susam Sokağı’na ait orijinal isimlerde beni en çok şaşırtan ise bizim “Minik Kuş”umuzun asıl adının İngilizce’de büyük kuş anlamına gelen “Big Bird” olması idi. Ancak ben Minik Kuş adını seçen Türk yapımcıları tebrik ediyorum. Büyük Kuş ismi Minik Kuş’un verdiği o tatlı hissi veremezdi kanımca. O kadar büyük bir kuşun Minik Kuş olarak adlandırılması ona ayrı bir tatlılık katıyordu.

   katıyordu….

   -du…

   Geçmiş zaman eki kullanıyorum çünkü Susam Sokağı artık yayınlanmıyor. Ne yazık ki günümüz çocukları hem eğlendiren hem öğreten ve bizim neslimizdeki çocuklarda hâlâ unutulmaz yer bırakan o sokakta dolaşmıyorlar. O yolları aynı hevesle yürümüyorlar. TRT, 4. kanalını çocuk kanalına çevirince bu konuda ümitlensek de hâlâ Susam Sokağı’nı yayınlamaması ümitlerimizi törpülüyor. Yeni bölüm yayınlamasa bile eski bölümleri TRT’ye uzun yıllar yayınlayabileceği bir arşiv imkânı sunuyorken hâlâ bunun düşünülmemesini anlamıyorum doğrusu. Üstelik pek çok kişinin bu konuda TRT’ye e-posta gönderdiğini internet forumlarında yazılanlardan öğreniyorum. Yine de bir hamle yapılmaması garip.

   Susam Sokağı, 40. yılını kutlarken Türkiye’den bir süredir uzak kalsa da bugün 20-30 (belki de 35) yaş arasında olan herkese çocukluk masumiyetini tetikleyen gizli bir his sunuyor, onları çocukluk günlerine yeniden götürüyorsa Türkiye için de bir şeyler ifade etmektedir. 10 Kasım 2009′da Susam Sokağı tam 40 yaşında olacak. Nice 40 yıllara ulaşması ve ülkemizde tekrar  yayınlanması ümidiyle…

   Bir de unutmadan… Minik Kuş’un rengi kırmızı değil miydi?

Tags: ,

1
Kas

Öyle Bir Mûsıkîyi Örten Ölüm

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    -”Rindlerin Ölümü” başlıklı yazıya ek olarak yazdığım bu satırları, 1 Kasım 1958′de âsude bahâr ülkesine uğurladığımız Yahya Kemal’in ölümünün 51. yıldönümü anısına tekrar paylaşmak istedim.-

     Ey, benimle bu satırları okuyan arkadaşım! Bilmem ki bu millet bir Yahya Kemal daha görür mü? Böyle büyük idrakler, böyle büyük ruhlar bizi bize anlatmazsa kaybolmuş kimliklerimize hangi sûretleri oturtacağız. İçimizdeki en hassas yere vurmuyorsa mızrap, bamteli senelerdir o mızrabın darbesine hasretse… Kim çalacak ruhlarımızın muhtaç olduğu o mûsıkîyi söyler misin?

    Şimdi bakıyorum da Yahya Kemal gideli ve onun yerine kelimeleriyle mızraba böyle bir ses verebilen bir şair gelmeyeli tam 51 sene olmuş. Rindliğin en zirve duyuşlarını yaşayan, asırlar boyunca yoğrula yoğrula kazandığımız medeniyetimizi oluşturan ruhu derinden kavrayan  ve bize bütün bunları eşsiz ifadelerle anlatan böyle bir sanatkârın ölümü insanda bir teselli bırakır mı? Şimdi ben Hâfız’ın bahçesindeki bülbül gibi her gece günün ağırdığı vakte kadar ağlasam yine de kâfî midir? Aziz Yahya Kemal, senin ve bütün rindlerin ruhu şâd olsun. Sana karşı olan hislerimin ifadesini yine ancak senin mısralarında buluyorum. Sen bu sözleri milletimizin iftihar vesilesi iki büyük bestekârın (Itrî ve İsmail Dede Efendi) ölümü karşısında söyledin, ben de senin ölümün karşısında yine bu sözleri söylüyorum:

“Öyle bir mûsikiyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm.
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle zevk alınır.
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.” (”Itrî”, Kendi Gök Kubbemiz)

***

“Fânî ise öz bestelerin hallâkı/ Doğmak yaşamak nafiledir dünyâda”(”İsmail Dede”, Rubâîler)  

 

Tags: ,

Lafistan.com Gizlilik Politikası