Lâfistan

BİTLİS’İ ÖZLERKEN

28th Aralık, 2011

                     Son yazımı Bitlis’te asker öğretmenken rahmetli arkadaşım, kardeşim, yoldaşım Veysel Burak Gülper için yazmıştım. Göz yaşlarıyla yazdığım son yazıdan sonra yaklaşık iki yıl geçti. Burak’ımı özlediğim kadar olmasa da bir başka duygu daha çöktü üstüme: vefa duygusu. Bitlis’e vefa…
                    Aslında Erzincan doğumlu olmama rağmen doğuya böyle uzun bir süre kalmak için hiç gitmemiştim. Bitlis’le ilgili bildiklerim üniversitede okurken kısa bir süre beraber kaldığım Bitlisli arkadaşımın anlattıkları ve gösterdiği iki büyük resimde gördüklerimle sınırlıydı.
                   Bitlis’te uyandığım ilk sabah hastaneye yattım. Kimsesiz , evsiz, barksız… O andan itibaren bir şehirde insanlık nasıl temsil edilir onun örneklerini izleme imkanı buldum. Beni hiç tanımayan birisi bir taksi tutarak öğretmen evinden eşyalarımı getirdi. Bu hastanede yattığım on gün boyunca Bitlis insanını ve insanlığını gözlemleme imkanım oldu.
Bitlis çok küçük bir şehir, kendi etrafında 360 derece döndüğünüzde sürekli dağları görebiliyorsunuz. İlginç bir durum gerçekten, baktığınız gördüğünüz her yer dağ. Bitlis’in karı da meşhurmuş yakın geçmişe ait kar efsaneleri anlatılıp duruyor.
Bitlis’te beni en çok etkileyen “Bitlis İnsanı” oldu. Yabancı dedikleri Bitlisli olmayan insanlara çok iyi davranıyorlar size yardımcı olmak için can atıyorlar. Van,Şanlıurfa, Adıyaman,Mardin gibi yakın şehirlere de gitmeme rağmen hiç böyle bir yakınlık göremedim. Esnaf son pazarlığı yaptıktan sonra öğretmen olduğumuzu öğrenince daha da indirim yapıyorlar. Esnaf paranız olmadığını hissedince alını ücretsiz ya da hiç tanımamasına rağmen iki hafta sonra getirirsin diyerek verebiliyor. Telefonumun şarjı bitmişti kapanmakta olan bir dükkana girdim yarım saat benim için dükkanı açık tuttular.Bunun gibi birçok insanlık örneğiyle karşılaşmak Bitlis’i kalbime silinmez hatıralarla nakşetti.

                       İnsanlık abidesi dikilecek olsa bunun yeri kesinlikle Bitlis olmalı.

Tags:

RAHMETLE VEYSEL BURAK GÜLPER…

27th Nisan, 2010

polis-memuru-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti.jpg

Özel harekatçı olacaktı…

sevdiği kız vardı… düğün yapacaktı…

hayalleri vardı… yaşayacaktı…

     lisenin kapısında tanımıştım, aile sıcaklığının olmadığı yurt ortamında ailemiz gibi sıcaktık… babası çok küçükken vefat etmişti… gözleri dolardı babasının ölümünü okul dönüşü öğrendiğini anlatırken…

      iki kız sevmiştik… burak konuşmaya gittiğinde ilk kelimeyi söylediğinde kızın otobs gelmiş de binip gitmşti kız arkasına bile bakmadan… çok gülmüştük, bütün yıl gülmüştük…  Üniversiteyi kazanamazsak çeçenistana gidecektik… hayallerimiz vardı, çocukça da olsa… strateji oynardı saatlerce başkanla… hile yapardı, şifre yazardı… başkana bak o da yazmasın derdim o saf kötülük düşünmez deri… yine de hep yenerdi başkan burağı…

    evinde kalmıştık bir gece… veysel burak aslandı… mertti…. delikanlıydı…

    yurttan kaçmıştık bi gece kilometrecelerle yürüyüp sapanca gölüne gitmiştik… ibo dinledik,hep arabesktik… tren istasyonunda uyuduk bütün gece…

     polis olmuştu veysel burak… veysel denmesine de kızmıyordu artık faysal denmesine de… aga derdi “ilerde çok güzel şeyler olacak”… ilerde çok güzel şeyler olacaktı burağım çok güzel şeyler olacaktı.

      batmana çıktı görev yeri geçen ay gidecektik… nevruzda görevliydi… bekliyordu… trafik kazası geçirdik gidemedim… üzlmesin diye kaza geçirdiğimizi söylemedim… ben seni üzmedim burak sen ne diye üzüyorsun…  mayıs ta buluşacaktık… buluşacaktık söz vermişti… yalan mı burak söz vermedin mi… verilmiş sözün varken nere gidersin nasıl gidersin…

        “aga” dedi…

 ”özel harekatçı olcam ramazan bayramından sonra başlıyo kurs”…

“bir kıza gönül kaptırdım gzel de bir düğün yapçam…

özel harekatçı olacaktı…

seviği kız vardı… güzel bi düğün yapacaktı…

hayalleri vardı… kendiyle beraber götürdüğü…

Kardan Adam

1st Mart, 2010

 1.jpg

                 Kardan Adam Ve Güneş   

“ Kardan adam olur senden adam olmaz” diye bir replik moda olmuş. Kardan adamı küçümseyen, adam yerine koymuyormuş, alaya alıyormuş gibi bir ifade…    

Kardan adam güneşin önünde diz çöküyormuş,yalan…  Adamlığını feda ediyormuş, yanlış… Üç günlükmüş adamlığı kardan adamın, palavra…  

Kardan adamın adamlığı üç günlük değildir, ömrünün sonuna kadardır.Ömrünün kısa olması onun suçu değildir.   Kardan adam güneşin gücünden korkup adamlığından vazgeçmez , varlığının son noktasına kadar adamdır… Erir, biter , tükenir…  Tükenir ama adam olarak tükenir,adam gibidir tükenmesi. Yalansız, riyasız, minnetsiz…                         

                                                              Kardan Adam İle Güneş 

Kardan adam güneşe aşık olmuştu, güneş kardan adamı seviyordu…  Güneşsiz bir günde dünyaya gelmişti kardan adam. Uzun bir uykudan uyanırken gördü kardan adamı, güneş. Gözlerini ovuştururken merhaba demişti. Başına geleceklerden habersiz kardan adam sevgiyle karşılık verdi, havuçtan burnunu dikerken gök yüzüne…

                                                                     

Ne güzel başladı her şey, güneş yakmıyor, kardan adam erimiyordu. Günler geçtikçe bir aşk doğdu aralarında. Aşk ateşi güneşi yakıp kavurdu. Aşkın ateşinden ateş topuna dönen güneş kardan adamı erittiğinin farkına bile varmadan sürekli kendi aşkının büyüklüğünden, aşkından ,ateş gibi yandığından bahsediyordu. Adım adım eriyen güneş üzüntü içinde sevgilisini dinliyordu. Günden güne zayıflıyor , eriyordu. Güneş sadece kendi ateşini görüyordu…

Bir sabah uyandı güneş ve su birikintisine dönmüş sevgilisine göz yaşları döktü… Gerçekten aşkından yanmıştı güneş ama sadece sevmenin aşkı yaşatmak için yeterli olmadığını anlamıştı, iş işten geçtikten sonra. Kardan adam sevgilisinden gördüğü zarardan hiç bahsetmedi ömrünün sonuna kadar. 

 3.jpgİki değişik olayda da kardan adamın ne kadar adam olduğunu gördük. Adamlığının üç günlük değil, ömrünün sonuna kadar olduğunu fark ettik. O zaman diyebiliriz ki: KAR YAĞSA DA ADAM GÖRSEK, KARDAN DA OLSA ADAM GİBİ  ADAM GÖRSEK. ADAM GÖRMENİN BAŞKA ŞEKLİ KALMADI MAALESEF…

Tags: , ,

Bir Garip İmam Hatipli

4th Ocak, 2010

imamhatip.jpg      İmam Hatiplilerin rekorları bir bir kırdığı, ÖSS’de birincilikler aldığı zamanlarda girmiştim İmam Hatip’e. Deprem olduğunda orta sona geçmiştim. Gölcük’teki okulumuz zarar görünce ülkemizin en iyi İmam Hatip’i depremzede olarak bizi kabul etti. Rüya gibiydi, yıllarca Türkiye birincisi çıkartmış bu okulda okuyacak olmak…              

         Beş-altı kişi gelmiştik Gölcük’ten. Okul idaresi bize çok yardımcı oldu. Günler güzel geçerken adamın biri:  “Deprem, 28 şubat sürecinin aksatmayacak, bu süreç bin yıl sürecek.” dedi. İcraatlar başladı. Sadece asker değil sivil toplum kuruluşları bile bize cephe aldı. Depremde mağdur olmuş bir arkadaşımız eğitimin en önemli sivil kuruluşuna başvurdu. Her öğrenciye yardım eden bu kuruluş imam hatipli olduğunu öğrendikten sonra arkadaşı kapı dışı etmiş ve gericileri doyurmuyoruz demişti ,akan göz yaşlarına ,görünen çaresizliklere aldırmadan.        

       Buraya Gölcük’teki gibi askerler gelmiyordu sadece selam yolluyorlardı. Sıkıntı başladı. Yine baş örtüsü, yine tehditler…

        Askeri liselere, harp okullarına alınmıyorduk. Artık üniversiteye de giremeyeceğimiz duyuruldu, bir iki bölüm hariç. Ve kaçışmalar başladı. İlk sırada da ben ayrıldım çünkü idealim bir öğretmen olmaktı. Oldum da… Ama bir İmam Hatipli olarak değil bir İmam Hatip kaçkını olarak. Düşünüyorum fazladan gördüğüm Arapça ve Kur’an dersi benim öğretmenliğime neden engel olmuştu? Neden hâlâ engel oluyor? 

         Daha büyük idealleri olan arkadaşlar vardı. Onların ideali, İmam Hatipli olmaktı. İmam Hatipli kalmak, kalabilmek… Çok zeki arkadaşlar vardı içlerinde. Matematikçiler kadar matematik yapabilen, en iyi fenciler kadar fen yapabilen… Ama imam hatipli olduğu için üniversitelerden geri çevrildiler. Tuttular gurbet yollarını. Kimi Azerbaycan’a gitti, kimi Ukrayna’ya kimi de Bulgaristan’a gitti. Çoktan okullarını bitirdiler ama üniversite diplomaları bile kabul edilmedi ülkemde, Türkiye’mde. Şimdi üniversite okudukları ülkelere hizmet ediyorlar. Büyük işleri Bulgaristan, Ukrayna bayrakları altında yapıyorlar. Ve eminim yıllar sonra onların buluşlarını milyon dolarlar vererek satın alacağız.

          Masa başında ülke kurtarmaya çalışan büyükler kendilerini başarılı sayıyorlar. Yeşil örümceklerden kurtulduk diye seviniyorlar. İşlenebilecek zekâyı, üstün kabiliyetli bu kişileri ülke dışına yollamakla övünüyorlar. Ülkeye verdikleri zarar,Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesi bu adamların umrunda değildir. İlgilendikleri tek şey, göbekleri ve koltukları.

           Selam olsun İmam Hatipliye! Helal olsun davasında arkaya bakmadan yürüyenlere. Yazıklar olsun kendi menfaatlerini ülke menfaatlerinin önünde tutanlara.

VURUN İMAM HATİPLİYE

6th Aralık, 2009

           

   Şimdinin gelişmiş olan Avrupa’sı henüz gelişmeden önce, tuvaletlerinin paketlerle dışarı attığı, insanlar kafalarına pislik gelmesin diye şemsiye kullandığı zamanlardı. İki haşarı kız çıktı ve cadılar bize tecavüz etti diye ortalığı birbirine kattılar. Polis cadıları aramaya başladı. Doğal olarak da bir şeye ulaşamadı. Dosyayı kapatabilmek için onlarca köylüyü cadılara yardım ve yataklık yapmaktan tutukladı, konuşturmak için günlerce işkence yaptı.

   Şimdinin dünya devi olmaya hazırlanan, büyük oynamaya başlayan Türkiye’nin henüz belini doğrultamadığı, açlığın,ilaçsızlığın pençesinde kıvrandığı  zamanlardı. İnsanları oyalamak, demokrasiyi, işsizliği ve haklarını aramayı düşünmemelerini sağlamak için bir şeyler yapmak gerekiyordu! İki haşarı çok bilmiş çıktı irtica geliyor dedi. Polis ve asker  cadı avına çıktı. Bulamayınca çaresiz bir arayışla imam hatibe sarıldı. Ve yıllardır amansız hakaretlerle ve değişik yollardan aşağılamalarla işkenceye devam ediliyor İmam Hatipliye.

    On bir yaşındaydım imam hatibe yazıldığım zaman, o zaman orta okullar da ayrıydı. Gölcük’teydi  okulum, donanmanın merkezinde. Daha 28 şubat süreci başlamamıştı ama soğuk rüzgarı hissediliyordu. Okulumuzu teftişe üniformalı,bol yıldızlı amcalar gelmeye başladı. O sırada çevik bir komutan şubat müjdesini(!)  verdi. Asker amcalar ziyareti sıklaştırdı bu kadarla da kalmadı bizi de davet ettiler(!) garnizona. İki haftada bir laiklik konulu konferanslara katılmamız zorunlu oldu. Tabii kız öğrencilerin baş örtüyle gelme ihtimaline karşı onların gelmesini yasakladı asker amcalar.

    El kadar çocuklardık. Başörtülü arkadaşlara tehditler gelmeye başladı. İlk dönem başını açmayan takdir- teşekkür alamayacak ,ikinci dönem başını açmayan okuldan atılacak. On iki yaşındaki kız öğrenciye yapılan tehditti bu.

          

    Sözlerinde durdular, hiç aman vermediler, ziyareti aksatmadılar hiç. Başını açmayan öğrenciye türlü eziyetler yapıldı. Öğrencinin başını açmayı başaramayan idareciler akıl almaz eziyetlere uğradı. Müdürümüz bir okula normal öğretmen olarak atandı, müdür yardımcımız da. Müdürümüz mahkemeye verdi, türlü yerlere baş vurdu. Ve kazandı ama yeni görevine başlayamadan 17 Ağustos depreminde Hakk’ın rahmetine erdi.

    Cadıları yakalayamamak deli etti Avrupalıları. Gittikçe daha da sinirlendiler ve yakaladıkları masum köylüden aldılar hınçlarını. Türkiye’de mi ne oldu? Hala alamadılar hınçlarını…

Kelimelerle Psikolojik Savaş

8th Ekim, 2009

 

    “Mesela” ve “örneğin” kelimeleri arasındaki çatışma yıllarca ülkemizi kutuplaştırmış. İnsanlar kullandıkları kelimelere göre ödüllendirilmiş ya da yargılanmış. Meseleyi bu kadar ileri götürmek şüphesiz ki yanlış. Ama hiç umursamadan önüne gelen her kelimeyi kullanmak dilin popüler bir dilin istilâsına teslim edilmesi anlamına gelir. “Kamus namustur” diyen merhum Cemil Meriç, çok önemli bi noktaya dikkatleri çekmiştir.

    Soğuk savaş döneminde ateşli silahlar kadar önemli bir silah daha tespit edilmiş: Lisan. Bu silah ilk ve açık olarak Japonlara karşı kullanılmış. Silahsızlanma ve teknolojik çalışmaları kısmen durdurmayı kabul eden ikinci dünya savaşının kaybedeni,Japonya mesele dilin değiştirilmesine gelince şu cevabı vermiştir: ”O zaman kalkın savaşalım, başka dili benimseyen millet zaten zamanla yok olup gider.”

    Psikolojik harbin önemli bir alanı olan dil üstünde oynama bize de uygulanmış bir taktiktir. Irkçı bir şekilde ilk Türklerin kullandığı kelimelerin dışındaki tüm kelimeleri inkar edelim demiyorum. Ama alıp kullandığımız kelimelere de dikkat etmeliyiz. Bir binbaşı konferansında tv izlemek psikolojik harbi kaybetmektir , TV’yi seyredersek bir cephede daha kazanırız demişti. Daha da açmıştı bu meseleyi ama yer kaplamaması adına burada kapatıyorum konuyu.

    Bu aydın komutanımızın örneğinden sonra düşündüm. Acaba bu şekilde kasıtlı olarak dilimize yerleştirilen başka kelimeler var mıydı. Evet çok fazla buldum ve bunların en başında “öğretmen” kelimesi  vardı. 4 binden fazla öğretmenin 3 hafta bir arada kaldığı bir ortamda kalınca bu tezime çok fazla dayanak buldum.

Etrafına çöp atan öğretmen, 

susması gereken yerde konuşan öğretmen,

etrafını kirletmekten çekinmeyen öğretmen,

küfür ederken yüzü kızarmayan öğretmen,

ağza alınmayacak lafları söyleyen öğretmen

hep aynı savunmayı yapıyordu :“Ben öğretmenim ,öğrenciye öğretirim, burada da öğrenci olmadığına göre istediğim gibi hareket ederim”. Evet öğretmen öğreten demektir ve muallim( ilim sahibi) kelimesi yerine dilimize zorlaya zorlaya sokulmuş bir kelimedir. İlim sahibi sahip olduğu ilmi her yerde kullanırdı, öğretmen ise öğreteceği yerde öğretmen . Öğrencinin olmadığı yerde bu vasfından sıyrılmış,kurtulmuş,arınmıştır!!! Muallim denen kişi yaptığı hareketten sahip olduğu ilimle utanırken, öğretmen öğrencinin olmadığı yerde hiçbir şeyi önemsemeden hareket edebilmektedir.Yukarıda yazdığım öğretmen davranışları hepsi gerçek ve kadrolu olarak görevinin yapan yüzlerce öğretmeni gözlemleyerek tespit ettim ve bunlar sadece terbiyemin müsaade ettiği eylemler.

    Şimdi eğitim sistemini tartışırken öğrenci davranışlarını mı önce tartışalım yoksa öğretmen vasıflarını mı yoksa bu öğretmen kelimesini mi…?  

 

   ÖNEMLİ NOT:  Yukarda anlattığım tipteki öğretmenler bu mesleğin olumsuz örnekleri. Tabii ki görevini özveriyle yapan , özel hayatında da örnek bir şahsiyet olan, toplumun gıptayla baktığı öğretmenler de var. Bize ancak onların ellerinden öpmek düşer.

Tags: , , , , ,

BANA SILA OLMUŞ GURBET İLLERİ

16th Eylül, 2009

“Ben gurbete aşıktım, gurbet beni seviyordu. En vefalı dostumdu. Dokuz yıl hiç ayrılmadık, her gece koyun koyuna yattık. Başımı dizine her yasladığımda  ılık bir rüzgarla  okşadı saçlarımı.”

  

Gurbet kelimesini ilk kez 6-7 yaşlarımda duymuştum. Bir klip vardı, gurbet vurgusu yapan. Erzincan’dan çok sayıda görüntü vardı. Sonunda sanatçı “kara tren’e” binip uzaklaşıyordu. Bizim evimizde bir mevlüt ya da ilahi bir seda dinlenir gibi dinlenir, büyükler gizli gizli ağlardı. Erzincan’dan göçeli o yıllarda henüz 3-4 yıl olmuştu. Yoksulluk illeti vurmuş, yakacak kömür bulamayacak konuma düşülmüştü. Ne güvenecek bir dost ne de yardım isteyecek bi hısım vardı ,zalim gurbette.

Yıllar geçti durumumuz düzeldi; dostlar, akrabalar geldi yerleşti Kocaeli’ye. Ben gurbeti görmeden önce Kocaeli’ye gurbet diyordum. Artık sıla diyorum.

İliklerime kadar hissettiğim ilk gurbet Gölcük Depremi’nin ardından geldi. Yatılı okulu yazdırıldım. Ailem beni bırakıp gidene kadar ağlamadım. Sonra çektim yorganı başıma; ağladım, ağladım, ağladım… Yalnızlığıma mı ağlıyordum yoksa ailemin benden uzaklaşmak için yatılı okula verdiği düşüncesine mi… (o dönem bu şekilde düşünsem de sonra hayatımı olumlu ettkileyen bir karar olduğunu idrak ettim.)

Bir yıl sonra lise için başka bir şehre, yeni bir gurbete yol aldım. Yavaş yavaş sindiriyordum gurbeti. Sevmeye başlamıştım çaresizliği…

Üç yıl sonra üniversite için başka bir şehir… Artık gurbete giderken çekinmiyordum, adımlarım geri gitmiyordu. Gurbet bana sıla olmuştu. Gurbetten sıla olur mu? Olmuştu işte…

Üniversiteden sonra tayinim Kocaeli’ye çıkmıştı. Ailemin yaşadığı şehir… Şaşırdım, afalladım, sudan çıkmış balığa döndüm. Kafamdaki aile kavramı karıştı. Eskiden para istenen, bayramda seyranda gidilip el öpülen bir müesseseydi. Şimdi beraber yaşayacak olmak… Nasıl bir şeydi acaba?

Ben gurbete aşıktım, gurbet beni seviyordu. En vefalı dostumdu. Dokuz yıl hiç ayrılmadık, her gece koyun koyuna yattık. Başımı dizine her yasladığımda  ılık bir rüzgarla  okşadı saçlarımı.

Ben gurbete aşıktım, gurbet beni seviyordu.Yine dayanamadı bensizliğe. Uzaktan çağırdı bu sefer, çok uzaktan… 1400km idi küsüratı saymayınca. Daha ilk günümde hasta oldum.  Gurbet üzüldü… Koluma serum bağlıyken gurbet illerinde yazdığım bu satırlarda tereddütsüz haykırıyorum;  gurbeti seviyorum. Öz vatanım; gurbet. Sılam ;gurbet…

gurbet.jpg

Tags: ,

Yasak

28th Ağustos, 2009

 

    Otobüste yolculuk yapıyordum. Arkada üç kişi Almanca konuşuyordu. Sadece birisi gurbetçiydi, ikisi yabancı. İlerleyen dakikalarda host gelerek telefonlarını kapatmasını, bilgisayarın elektronik felan filan anlattı uzun uzun sonuç olarak “Arabada tel yasak” dedi. Grup şaşırmıştı. Türkçe bilen itiraz etti: “Ben Almanya’da bu arabaların o dediğiniz sistemini yapıyorum ama telefonun zarar verdiğine dair hiçbir bulgu yok.” Zaten Avrupa’da da hiçbir ülkede böyle bir yasağın bulunmasını anlatmaya çalıştıysa da görevli sesini yükselterek “Yasak kardeşim, yasak” dedi. Şaşırmışlardı. Yurdum insanı da şaşırmalarına şaşırdı. Burası Türkiye, herkes gücünü göstermek için bir şeyler yasak eder. Muavin telefonu, müdür saç uzatmayı, YÖK baş örtüyü, RTÜK tartışmayı… Herkes kendi alanında bir şeyi yasaklar burada ben varım demek için.

    Zamanında adamın biri tuvaletçilik yapıyormuş mıllete sen şu ibriği sen bu ibriği kullan diye talimat veriyormuş. Adamın bırı aceleden dediği ibriği değil diğerini almış adam başlamış bağırmaya “Ulen beni dinlemezseniz ibrikçibaşılığım nerde kaldı”.   

    Yasaklar delinmek için değil. Şu yasakları azaltalım, daha özgür bir hayat sunalım. Azaltalım ki asıl yasaklara uyulsun. Kırmızı ışıkta duruldun,hız sınırına uyulsun. Her yasağa uyarsak hayat işkenceye döner demeyelim.    

    Yasak demişken sigara yasağına da değinmek gerek . Muzdarip olduğum bir meseleydi gerçekten rahat nefes almaya başladım. Buna kapalı alanda sigara yasağı demeyelim de, kapalı alanda temiz hava özgürlüğü diyelim.

 

Tags: , , ,

Sivil Hayat İçinde Asker

21st Ağustos, 2009

 

    Arkadaşım içlerinde asteğmenin de bulunduğu bir grupla damsız girilmeyen bir bara gitmişler. Kapıdaki görevli nazikçe damsız girilemeyeceğini ifade etmiş. Bunun üzerine asteğmen olan askeri kimliğini göstererek girmelerine izin verilmesini istemiş. Görevli kuralları uygulamak zorunda olduğunu giremeyeceklerini belirtmiş. Bunun üstüne birkaç defa daha kimliğini gösteren asteğmene görevlinin cevabı şu olmuş: “Arkadaşım niye ikide bir kimliğini gösteriyorsun. Burası kışla mı?”

    Demek ki Türkiye’mizde de bir şeyler normalleşmeye başlamış. Taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. Askerin asker olduğu yer kışla. Dışarıda sivil , siviller gibi sivil. Üstünlüksüz,ayrıcalıksız. Sonuçta kast sistemi kaç ülkede kaldı ki?

    Askerin görevi kendi vatandaşının değil düşman ülkelerin kalbine korku salmaktır. Gücünü düşmana göstermek, görevine kenetlenmek, siyasetten, ülke yönetme hevesinden uzak durmak.    

     Evet askerden korkmuyoruz ama askeri seviyoruz. Devlet yönetme hevesiyle genç Osman’ı katleden orduya duyulan öfkeden uzağız. Fatih’in ordusuna duyulan sevgi gibi sevgimiz. Kanunî’nin ordusuna duyulan güven gibi güvenimiz.

Tags: , ,

Gazete

14th Ağustos, 2009

 

    Terminaldeyim. Otobüsün kalkmasına kısa bir süre var. Gazete bayiine koştum. Son bir gazete kalmış, mecbur aldım. Elli kuruş…

    Sayfaları cicili bicili, kuşe kağıda… Türkiye’nin gelmiş geçmiş tek değişik gazetesi iddiasıyla çıkmış meydane. İlk görüşte farklı gerçekten. Ama içeriğe bakınca bildiğimiz boyalı saldırgan medyadan farklı değil. Bir gazetenin farklılığı nasıl kâğıda basıldığıyla değil, o kâğıtta neler basıldığıyla ilgilidir.

    Eşeğe altın semer vursan eşektir. Beyaz gelinlik giydirsen de… Kurbağa öküze benzemek istemiş, ciğerlerini hava doldurunca biraz irileşmiş ama sınırı geçince patlayıvermiş. Yalancı çobana herkes inanıyormuş, bir zaman sonra kimse inanmamış artık.

    En çok da doğkunduğumda elimin kaymasını seviyorum. Değişik bir duygu gerçekten.

    Farkı, ciciliği…

Tags: ,

Sonraki Sayfa »

Yazarlar

Kategoriler

Son Yazılar

Son Yorumlar

Etiketler

 

Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Meta

Zeka Oyunları | Mario Oyunları | En Güzel Oyunlar | Araba Yarışı