Archive for Mart, 2016

7
Mar

Latîfî Tezkîresi’nden Bir Şâir: Meşrebî-i Kalender

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

“Zikr” kelimesinden türeyen “tezkîre” ifadesi belli bir meslek, mevkî veya ilgi grubuna göre o sahadaki kimseler hakkında bilgi veren eserler için kullanılır. Meselâ evlîyâ tezkîreleri önde gelen tasavvufî şahsiyetler, sûfîler hakkında bilgi verirken şâir tezkîreleri belli bir devirdeki şâirler hakkında bilgi verir. Türk edebiytatında da 15. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile başlayan şuarâ (şâirler) tezkîresi örnekleri 16. yüzyılda Anadolu sahasında Sehî Bey, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebî, Beyânî gibi isimlerle devam eder. Sonraki yüzyıllarda diğer tezkîreler de bu türü zenginleştirir.

Tezkîre okumak, hem farklı şâirleri hem de yeni şirleri tanımak açısından gayet zevkli ve istifâdeli bir meşgale. Tez çalışmamdan ötürü de Latîfî Tezkîresi (yazılış tarihi 1546) ile meşgûl oluşum bu zevki aynı zamanda sorumluluğa da dönüştürse de aslında bu güzel şiirleri tadarak, farklı şâirlerle hemdem olarak geçen güzel zamanlarımın da hazırlayıcısı mâhiyetinde.  Latîfî’den muhtemelen daha önce duymadığınız bir şâir ve bir beytiyle bu yolculuğa dileyenleri de bir nebze ortak etmek isterim.

Meşrebî-i Kalender. Latîfî’nin verdiği bilgilere göre, İstanbul’dan Latîfî’nin çağdaşı bir şâir, yani XVI. yüzyıl şâiri. Tarikat ehlinden, kalender-meşreb, derviş tabiatli, ünlü şâir Hayâlî ile aynı pîre bağlı Haydârîlerden. Mûsıkî ilminde eser yazacak kudrete sâhip Meşrebî, şiire de hevesi varken -muhtemelen genç yaşta- vefât ediyor. Şâirlik tabiatı fenâ değil Latîfî’ye göre. Latîfî, onun bir gazelinden üç beyitlik bölüm, bir matla beyti ve Hayâlî’ye latîfe yollu takılışını içeren bir dörtlük örnek verir. Ben bu örneklerden müstakil oalrak verilmiş bir matla beyti örneğini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Gel’e top-ı cefâ gönlüme tokunma benüm
Taş degüldür yüreğüm burc degüldür bedenüm *

Ey cefâ topu, gel sen benim gönlüme dokuma; (zîrâ) benüm yüreğim taş değildir, bedenim de burç değildir.

(Burç;  “kale surlarının gerekli yerlerine yapılan savunma kulesi”dir**.)

Burada şâir bir top gibi sürekli taarruz eden cefâya seslenmekte. Top, taştan/kayadan sert surları, kaleleri, burçları delmek için kullanılır. Oysa âşığın gönlü aşk ateşiyle erimiş, incelmiş, yufka gibi yumuşacık hâle gelmiş keyfiyette. Böyle bir yufka yüreğe bir de cefâ topu atmak onu mahvetmek değil midir, bu insafa sığar iş midir! Şâir bu âhengli söyleyişinin arkasında bu hisli ve incelikli anlatımla şiirde mânâ ve sesi kaynaştırıyor; ızdırâbın yudum yudum tezâhür edip bir şevk lisânında kemâl bulduğu beyitlere bir yenisini ekleyerek söz ufkumuzda bir yıldızı daha parlatıyor. Meşrebî-i Kalender’e ve tezkîresinde bize ondan bahseden Latîfî’ye Allah rahmet eylesin.


* Meşrebî-i Kalender ile Latîfî’nin verdiği bilgiler ve örnek beyit Latîfî Tezkîre’sinin Rıdvan Canım tarafından hazırlanan tenkîdli metni esas tutularak verilmiştir. Eserin künyesi şöyledir:

LATÎFÎ (2000), Tezkiretü’ş-Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Rıdvan CANIM, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Ankara.


** İlhan Ayverdi, Misalli Türkçe Sözlük. Tanım şu internet adresinden alınmıştır: http://www.kubbealtilugati.com/sonuclar.aspx?km=bur%C3%A7&mi=0

 

Fahri Kaplan
[email protected]

3
Mar

PAMUKTAN DİLEK / KIŞ’A DAİR

   Yazar: Gizem Ece Gönül    Kategori Genel Güncel

İki bahar arasında kalıp da tuttuğu dileği bir türlü gerçek olmayan ya da gerçekleşip de bize çaktırmayan bir mevsimden çıktık yorgun argın; ama telaşsız, sakin “hoşça kal” dedik etekleri pamuk, saçları ıslak olan bu mevsime. Kimimiz bir parça kopardık eteklerinden, kimimiz daha elimize almadan korktuk bu çıngıraklı kumaştan. Oysa onun saçlarının kurutulmasına ve taranmasına ihtiyacı vardı.

Uzamıştı saçları, günlerin kısalıp gecelerin uzadığı gibi ve ıslanmıştı saçları gecelerin beyazlaması, gündüzlerin eriyen pamukların sularını barındırması gibi. Saçları eteklerine değil ama beline kadar varmıştı. Rüzgârda savruluyor ve yere çarptıkça daha da ıslanıyordu. Islandıkça kuruluğa özlemi artıyordu. Sımsıkı kapatıp ağzını, sıkı sıkıya sıkıp dişlerini bir şeyler mırıldanıyordu kendi içine doğru. Ancak duyulan tek şey ağabeyi rüzgârın bas sesi oluyordu. Biliyordu yine de sağının ve solunun onu yalnız bırakmayacağını ve daha şiddetli sessizlikte mırıldanıyordu aynı cümleleri. Elbet kuruyacaktı saçları, elbet taranacaktı ipek ellerde. Şen çocuk kahkahaları, kalın giysileri içinde yan yana duran insanlar ve hiçbir şeyin sağlayamadığı bu eşsiz pamuklarla seviyordu kendini; insanların “çok” diye andığı zarfla.

Gündüzün gecenin, gecenin de gündüzün evine gittiği bir günde sessizce sağına baktı: Kendisine öfkeler kusan, hırçın bir arkadaş hâtta “öndaş”. Sonra soluna baktı: Yeşil perdelerle yukarıda sarı bir daire. Devraldığı ve devredeceğine bakakaldı bir süre. Arada olmakla İkisinden de bir parça taşıyordu içinde. Bir de ikisine de benzemeyen bir pamuk tarlası, beline dayanmış ıslak saçları ve elinde tuttuğu iki dişli bir tarağı… Sımsıkı kapadı ağzını yine, sımsıkı mırıldandı yine. Ve ipek bir el taradı saçlarını sarı daireyle kurutarak. Sordu bu sahipsiz el: “Acaba ne dilemiştiniz kardan bahar?”
-Gelecek yıl biraz daha kuru, çok az daha ıslak; ama pamuktan saçlar.