Archive for Kasım, 2009

28
Kas

VE YOLLAR BÖYLE BİRŞEY İŞTE

   Yazar: Mevlüt Karakaplan    Kategori Edebiyat, Genel Güncel

       Hayat bazı bazı vuruyor suratımıza görmek istemediğimiz görülmesi gerekenleri. Siyasi görüşler, ideolojiler, dünya görüşleri, vs… aramıza ne kadar da çok mesafe koymuşuz meğer! Meğer biz bizi bulmaya çalıştıkça uzaklaşmışız bizden, atmışız bir kenara ne varsa kendimizden. Hayatın etrafımızda döndüğünü düşünüyorken, hayat geriye bıraktıklarımızın etrafında dönüyor; hayatı kendimizin kendiliğine ulaşmış, kendimizden kopardıklarımız döndürüyor. Her zaman olduğu gibi yine aynı gaflete düştük; hayatın anlamını aramaya çıktığımız bu yolculukta uzaklara gitmemiz beyhudeymiş, anlam hayatımızın hemen yanı başındaymış meğer. Anlam basit gördüğümüz hayatların umut yüklü bekleyişlerindeymiş. O küçücük tek odalı evlerinde, daracık çadırlarındaymış…

         Endişe ve stres dolu çıktığım bir yolcuktayım. Özümün ait olduğu özlem hülyalarının pembe olmaktan çok uzak bilakis kıpkırmızı bir gerçeklikle tüm ruhumu sardığı bir yolculukta. Yollar böyle bir şey işte. Ve eğer kaybolursak bir gün yapılması gereken en güzel şey; tüm çılgınlığıyla bilmezliğe doğru yönünü çevirmiş, delidolu ve girdikten sonra çıkması mümkün olmayan bir yola girmek. Ya bizi kaybedecek; ya da bizi bize götürecek. Ya kendimizi bulacağımız, ya da kendimizden geçeceğimiz bu yollarda. Yol; o kadar duygusuz, o kadar taş kalpli ki: bunca kahrıma rağmen hiç tereddüt etmedi ve ilerledikçe ilerledi. O kadar sivri dilli, o kadar patavatsız ki; aniden çıkarıverdi karşıma beni çıkmazlara sürükleyecek olan gerçekleri. Çocukluğumu, küçüklüğümü, önümü kestiğinden dolayı kendisinden öte başka bir hayalim olmayan dağları ve daha nice küçüklüğümün büyük küçüklerini, haykırmaktan hiç çekinmeden, utanmadan çarptı yüzüme.

                 Büyüdükçe hayaller de küçülüyormuş meğer. Her şey düşlerle başlıyor ama hüsranlarla devam ediyormuş meğer. Meğer hazan en çok hüzne değil; insana yakışıyormuş ve en çok ümitlerin seyrekleştiği yerde seyir ediyormuş. Yollar o kadar alışık ki kendisinden bir şey istenmeye; artık duyarlılıklarını yitirmişler yollar. Her isteyene tamam diyip geçmeye… Beklentilerini yollardan ümit eden benim gibi umut fakirlerinin hüsran tarlası yollar. Bazen hazin hazin söylenen bir türkünün yanık dizelerinde, bazen acı acı feryat eden bir bebenin annesinden işittiği şefkat kokan ninnilerinde ve bazen de buram buram hasret kokan bir sevgilinin umut dolu gözlerinde başlar yollar. Buna mukabil bazen de tam bu noktalarda son bulur. Bazen bir otobüs biletinin arka yüzünde, bazen bir telefonun karşı avizesinde ve bazen de bir evladın serzenişlerinde başlar yollar. Ve yine bazen de tam bu başlangıçlarda tükenir yollar. Çoğu zaman bir çizgi gibi net bir başlangıcı olsa da, ne başı bellidir ne de sonu. Bazen tam bir muammadır yollar. Ve bazen gurbetin diğer adıdır yollar.

              Yollar; en çok da yalnızlara yoldaşlık yaparlar. Bazen hem bir izdir, bazen de bir arkadaştır yollar. Kimine göre ‘ince, uzun ’, kimine göre ‘ömürden daha uzun’. Ama bana göre hem ince, hem uzun, hem de ömürden daha uzun. Bazen de göz kapayıp açmaktan daha kısa daha yakın. Görmek istediklerimizle aramızda ince bir kıl olur. Yürünmeyecek kadar ince ve uzun. Görmek istemediklerimizle; ölümlerle, ayrılıklarla ise aramızda bir şimşek olur. Çakıp söner; bir ayağımız uzaklardadır, bir ayağımız da acılarımızın yanı başında. İşte bu kadar çok şeydir yollar.

           İşte hayat denen bu çizgi, yolların bir parçası, birgölgesi. Belki de yolların ta kendisi. Yürüyoruz, yürüyoruz… Ama ne yol bitiyor ne gidilecek yer çıkıyor karşımıza. Bazen patikalarda, bazen geniş otobanlarda, bazen dağ sırtlarında, bazen dik yokuşlarda, bazen sarp inişlerde ilerlemek , ilerlemek… Senin gibi, benim gibi, çiçek gibi, çocuk gibi sonunu göremediğimiz ama sonunu hissettiğimiz bu yol da bitiyor işte. Zaman bir yol, hayat bir yol, gençlik bir yol, düşüncelerin bile bir yolun bir parçası olduğu; hatta o da hayat gibi yolların kendisi olduğu bu dipsiz kuyular, bu keskin kılıçlar, bu zor imtihanlar bitiyor işe. Ve hepsi yanyana geliyor yavaş yavaş. Ve hepsi birleşiyor yavaş yavaş. Ve hepsi bir yere ; ‘O’na çıkıyor. ‘O’na giden yollarda sürünerek gitsek de, yerlerde gitsek de, çarparak gitsek de ‘O’ na gitmek, ve yolların en büyük hasleti; ‘O’na götürmek bizi…

     Mevlüt KARAKAPLAN

Tags: , , , ,

18
Kas

Facebook Msn’em Online Meselem

   Yazar: İbrahim ARSLAN    Kategori Genel Güncel

Msn Facebook

Çok değil, daha şundan 3-5 yıl önce piyasaya çıktıklarında ; artık internetin abileri bunlar herşey bunlar üzerinde şekillenecek gibi bir his doğmuştu içime ama her şeyi elinde ustaca eskiten zaman bunlarıda soldurmaya başladı.

Sevgili dostlar bu hafta size bilgisayarlar ve internetin başımı döndüren olaylarını ve bu konudaki izlenimlerimi aktaracağım.

2000’li yıllara yaklaşırken yaşadığım şirin ilçem Biga’ya internet kafeler açılmaya başlamıştı. O dönem boş zamanlarımda atar, tenis ve bilardo salonlarına gitmekte olan ben, internet kafelerdeki bilgisayarları gördükçe kulanmak ve bunlarla oyun oynamak istiyordum. Ama o zamanlar bunları kullanmayı bilmediğim için de hiç bilgisayarın başına oturmamıştım. Bir gün arkadaşım ben biliyorum gel gidelim demesiyle ilk bilgisayarla tanıştım. 🙂 O gün ne yaptığımızı pek hatırlamasamda Chat odasına girip karşıdaki bir kişiye tuşlarla bir şeyler yazıp cevabının geldiğini görmek beni heyecanlandırmıştı. Ardından geçen zamanda oyunlar falan derken yeğenim Fahri KAPLAN’a bilgisayar alınmıştı ve onun yardımıyla da mynet.com uzantılı internette sadece bana ait olan bir e-posta adresim olmuştu.

Ne kadar da heyecan vericiyidi!!!

ibrahimarslan2000… diye başlayıp milenyumun gelişini müjdeleyen bir mail adresi. İlk zaman pek bir şeyler yapamadığımız için zaman zaman e- posta adresime giriyor ve adreslerini bildiğim kişilere cep telefonundan mesaj çeker gibi “Naber, Nasılsın, … falan filan oldu” gibisinden mesajlar gönderiyordum. Ardından bir e-kart olayı geldiki sormayın tadını, özel günlerde artık mesajlarımızı e-kart ilaveli gönderiyorduk.

Bayram e- kart

Tabi internette yapacaklarımız şimdikinden sınırlı olduğu için o dönemin popüler zevklerinden bir Manager oyununa daldık ki sormayın ” World manager 2000″ ne kadar da güzel bir oyun her zaman girip oynuyoruz. Hatta istanbuldaki diğer yeğenim Hikmet de benden önce Fahri’den kaparak mübtelası olmuş üçümüz birlikte olunca takımlar seçiyor ve turnuvalar yapıyorduk. Neyseki onun etkisi bende çok fazla sürmese de futbola ilgisi benden yüksek olan yeğenim Fahri’yi zaman zaman bu oyunu oynarken görmekteyim ve hala bırakamadığını söylemekte. Bende bundan sonra harika bir oyun keşfettim “Age of Empires II”. Az mı harçlıklarımı verdim internet kafelere bu oyunda zaman harcarken! Ama sonunda hardestte (en zor) karşımdaki rakibi yenmeye başladıkça bu oyundan da elimi eteğimi çektim. Zaman zaman tekrar bu oyunu oynasamda artık eski performansımın kalmadığını görüyorum daha düşük seviyelerde bile yenilmeye başladım bilgisayara karşı.

Neyse bugünlerin çılgın modası msn ve facebook’a geçeyim. Benim hayatıma yaklaşık 5 yıl önce girmişti msn. İlk çıktığında oda diğerleri gibi çok heyecan verici bir şeye benziyordu ama artık eskisi gibi yazıları göndermeye değil o oynayan, zıplayan ifadelere şaşırmıştım ilk zamanlar. Sonraları ses ve görüntü özelliğini tadınca artık bundan da ötesi olmaz msn’nin üzerine hiç bir şey gül koklatamaz derken bu teknoloji öyle bi hızlandı ki daha birine doymadan artık öbürüne atlamaya başladık ve facebook çıkıverdi piyasaya. Kendimi bildim bileli hep soğuk bakmışımdır bu online internet dünyasına kişisellerimi bırakmayı. Gel zaman git zaman çok dirensemde sonrasında arkadaşların

– gel gel şu videoya bak

– şu bizim arkadaş değil mi?

– bak şu kız bizim eski okuldan değil mi?

… değilmi, değilmi sözlerinden sonra bir gün üye olucam ama resmi ve özel bilgilerimi falan koymucam sadece zaman zaman videolara bakarım düşüncesiyle dalıverdim facebook kervanına. Gel zaman git zaman ona buna bakarak bizde seriverdik ipliği pazara sadece video izleyeceğim diye girdiğim facebook’ta çağ atlayarak reklam vermeye kadar gittim. Şundan 6 ay öncesinde yoğun bir şekilde kullanmışsam da artık doyuma ulaştım ve haftada 1-2 defa ya giriyorum ya da hiç girmiyorum ve ayrıca girsemde son iki aydır ofline girmediğimi pek hatırlamam. Çünkü buradan ve msn’den luzun olmadıkca görüşme yapmak istemiyorum ve hem saçma gelmeye başladı bu işler, yazımı okuyan arkadaşlarım varsa da söyleyeyim “lüzumsuz yere lütfen online mesaj yazmayın” ama konuşmak isterseniz veya güzel bir şeyi mail adresime göndererek paylaşırsanız memenun olurum. Bende olan bu facebook msn doyumunu geçen hefta arkadaşım Mustafa’ya açtımda ondanda artık pek tat vermediğini ve son günlerde çok seyrek girdiğini söyledi. SİZDE DURUM NE?

Ayrıca geçen haftasonu internette geçirdiğim rutin zamanların birini arkadaşlarıma ayırarak pikniğe gittim ki sormayın keyfimi! Sizde msn’de veya facebook’ta konuştuğunuz arkadaşınıza dışarıda veya uygun bir ortamda buluşmanızı teklif edin ve oraya gidin ve göreceksiniz ki online muhabbetten ne kadar güzel sıcak ve samimi bu yaptığınız. Eğer dediğim gibi değilse bir daha yazılarımı OKUMAYIN!

Kayseri fuar piknik

Tags:

15
Kas

Muzdarib

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    Küskün değilim, kolay kolay küsemem zira. Birini defterden silmek kendi içimde başarabileceğim şey midir? Hayır, yapamam. Sezen Aksu’nun dediği gibi: “Hiç kimseden gidemem gitmem (…) Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem.”

    Kırgın mıyım? Belki… Ama daha çok muzdaribim.

    Muzdaribim, umursamazlıktan muzdaribim. Bilinip bilinmeden bir şey (konu, kişi, fikir vs.) hakkında kolayca hüküm verilmesinden muzdaribim. Muzdaribim, karşındaki bir hususta hassasiyet gösterirken umursamaz tavırlarla ona cevap verilmesinden muzdaribim. Hassas insana meftûnum, hassas olmayan ve hassasiyeti önemsemeyenden muzdaribim. Mevlânâ’nın dediği gibi âşıklarla başa çıkacak gücü olmayanların aşka hayret etmesinden muzdaribim:

    “Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka ne diye hayret ediyorsun; etme!”

    Ya ben bu dünyaya fazlayım, ya bu dünya bana eksik… Ben galiba çoğu insanla aynı havayı solumuyorum.

    Galiba, şairin en büyük derdi anlaşılamamak olmuş şu dünyada. En büyük gurbeti de onlar yaşamış bu yüzden:

    Sûfî mecaz anladı yâre muhabbetim

    Âlemde kimse bilmedi gitti hakîkatim

                                            (Emrî)

    ***

    “Beni bir tek sen anladın. Sen de yanlış anladın.” sözünü söyleyen de bu dertten muzdarib sanırım.

     Bütün muzdariblere selâm olsun!

8
Kas

Susam Sokağı 40 Yaşında

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Çocuk, Televizyon

 

  80’lerin sonu ve 90’ların başında çocukluğunu yaşayan herkeste unutulmaz bir yeri vardır o sokağın. Tek kanalın olduğu günlerde, çocuklara hem hayatın inceliklerini öğretmiş hem de eğlendirmiştir onları. Kırpık, Minikkuş, Edi, Büdü, Kurabiye Canavarı, Güleç, Açıkgöz, Kurbağacık, Tüylü, Unutkan, Dişlek, Keriman, Utangaç ve sayamadıklarım… Bizi o günlerde her sabah yarım saatliğine televizyona bağlamıştır. “Gün güneşli, insanlar neşeli.” diye başlayan müzik her çocuğun içine bir neşe doldurmuş, hayatta her güzelliğin bir mutluluk kaynağı olabileceğini tattırmıştır onların masum ruhlarına.

   Önceki gün Google’a girdiğimde Edi ve Büdü fotoğraflarının altında “Susam Sokağı 40. yaşını kutluyor.” yazısını görmek beni birden o sokakta geçen çocukluğuma tekrar götürdü. TRT tarafından Türk çocuğunun ruhuna, duygu ve algı dünyasına çok başarılı bir şekilde uyarlanan “Susam Sokağı”, aslında bir İngiliz yapımıdır. Orijinal adı “Seaseme Street”dir. Susam Sokağı’na ait orijinal isimlerde beni en çok şaşırtan ise bizim “Minik Kuş”umuzun asıl adının İngilizce’de büyük kuş anlamına gelen “Big Bird” olması idi. Ancak ben Minik Kuş adını seçen Türk yapımcıları tebrik ediyorum. Büyük Kuş ismi Minik Kuş’un verdiği o tatlı hissi veremezdi kanımca. O kadar büyük bir kuşun Minik Kuş olarak adlandırılması ona ayrı bir tatlılık katıyordu.

   katıyordu….

   -du…

   Geçmiş zaman eki kullanıyorum çünkü Susam Sokağı artık yayınlanmıyor. Ne yazık ki günümüz çocukları hem eğlendiren hem öğreten ve bizim neslimizdeki çocuklarda hâlâ unutulmaz yer bırakan o sokakta dolaşmıyorlar. O yolları aynı hevesle yürümüyorlar. TRT, 4. kanalını çocuk kanalına çevirince bu konuda ümitlensek de hâlâ Susam Sokağı’nı yayınlamaması ümitlerimizi törpülüyor. Yeni bölüm yayınlamasa bile eski bölümleri TRT’ye uzun yıllar yayınlayabileceği bir arşiv imkânı sunuyorken hâlâ bunun düşünülmemesini anlamıyorum doğrusu. Üstelik pek çok kişinin bu konuda TRT’ye e-posta gönderdiğini internet forumlarında yazılanlardan öğreniyorum. Yine de bir hamle yapılmaması garip.

   Susam Sokağı, 40. yılını kutlarken Türkiye’den bir süredir uzak kalsa da bugün 20-30 (belki de 35) yaş arasında olan herkese çocukluk masumiyetini tetikleyen gizli bir his sunuyor, onları çocukluk günlerine yeniden götürüyorsa Türkiye için de bir şeyler ifade etmektedir. 10 Kasım 2009’da Susam Sokağı tam 40 yaşında olacak. Nice 40 yıllara ulaşması ve ülkemizde tekrar  yayınlanması ümidiyle…

   Bir de unutmadan… Minik Kuş’un rengi kırmızı değil miydi?

Tags: ,

3
Kas

İnönü’de Bayram Olsun

   Yazar: Metin Topçu    Kategori Genel Güncel

 

    Beşiktaş, belki de sezonun en önemli maçına çıkıyor bu akşam. Tek hedef galibiyet. Haydi Kartal’ım, Wolfsburg’u devir; İnönü bayram yerine dönsün.

Beşiktaşım senin için

Yakarım bu dünyayı.

Hiç kimseler bitiremez

Kartal yüreğimde sevdanı.

Okulumun sırasında,

Gecenin bi yarısında,

Ölüm kalım arasında,

Aklım beyazında karasında.

    İnönü’deki bayram hâli şimdiden gözlerimin önünde.

Tags: , ,

1
Kas

Öyle Bir Mûsıkîyi Örten Ölüm

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

 

    -“Rindlerin Ölümü” başlıklı yazıya ek olarak yazdığım bu satırları, 1 Kasım 1958’de âsude bahâr ülkesine uğurladığımız Yahya Kemal’in ölümünün 51. yıldönümü anısına tekrar paylaşmak istedim.-

     Ey, benimle bu satırları okuyan arkadaşım! Bilmem ki bu millet bir Yahya Kemal daha görür mü? Böyle büyük idrakler, böyle büyük ruhlar bizi bize anlatmazsa kaybolmuş kimliklerimize hangi sûretleri oturtacağız. İçimizdeki en hassas yere vurmuyorsa mızrap, bamteli senelerdir o mızrabın darbesine hasretse… Kim çalacak ruhlarımızın muhtaç olduğu o mûsıkîyi söyler misin?

    Şimdi bakıyorum da Yahya Kemal gideli ve onun yerine kelimeleriyle mızraba böyle bir ses verebilen bir şair gelmeyeli tam 51 sene olmuş. Rindliğin en zirve duyuşlarını yaşayan, asırlar boyunca yoğrula yoğrula kazandığımız medeniyetimizi oluşturan ruhu derinden kavrayan  ve bize bütün bunları eşsiz ifadelerle anlatan böyle bir sanatkârın ölümü insanda bir teselli bırakır mı? Şimdi ben Hâfız’ın bahçesindeki bülbül gibi her gece günün ağırdığı vakte kadar ağlasam yine de kâfî midir? Aziz Yahya Kemal, senin ve bütün rindlerin ruhu şâd olsun. Sana karşı olan hislerimin ifadesini yine ancak senin mısralarında buluyorum. Sen bu sözleri milletimizin iftihar vesilesi iki büyük bestekârın (Itrî ve İsmail Dede Efendi) ölümü karşısında söyledin, ben de senin ölümün karşısında yine bu sözleri söylüyorum:

“Öyle bir mûsikiyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm.
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayâle zevk alınır.
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmiyen bir ummanda.” (”Itrî”, Kendi Gök Kubbemiz)

***

“Fânî ise öz bestelerin hallâkı/ Doğmak yaşamak nafiledir dünyâda”(”İsmail Dede”, Rubâîler)  

 

Tags: ,