10
Nis

Eksik ve Kâfî (Şiir)

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Feleği âteş-i âhım ile yandırdım

Güneşi sabâh uykusundan uyandırdım

 

Bir hayâl idi esâsen söylediklerim

O hayâle önce kendimi inandırdım

 

Tamamlasam güzeldi bu gazeli Fahrî

Ne var ki üç beytle okuyanı kandırdım

 

Fahri Kaplan, 9 Nisan bitip 10 Nisan başlarken, 2017, Muğla.

Tags:

22
Mar

ÇANAKKALE 1915-2017

   Yazar: Okan Taştepe   Kategori: Genel Güncel

                                                                                                              ÇANAKKALE ;  TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN  ÖNSÖZÜDÜR……!!!!!

 

 

 

23
Şub

Sezen Aksu’nun Yolculuğu

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat, Müzik

Sezen Aksu’nun geçtiğimiz ay çıkardığı “Biraz Pop Biraz Sezen” albümü,  dinlemeye doyamadığım o kadar güzel şarkılarıyla şimdiden benim müzik dinleme tarihimdeki yerini almış durumda. Bir albüm içinde herhangi bir albüme girse en güzel parça olabilecek bu kadar şarkı yer alabiliyorsa eğer takdirle, zevkle, güzellikle dinlemek kalıyor bize… İyi ki var Minik Serçe; sesine, sözüne bereket…

Albümde sözleri -ve tabii ki Sezen Aksu’nun yorumuyla da- en çok dikkatimi çeken şarkılardan biri de “Ey Benim Çocukluğum” oldu. Sezen Aksu, hayat yolculuğunu aynı zamanda bir aşk yolculuğu, olgunlaşma (kemâle erme) yolculuğu olarak vasfederken “çilehane” tabirini de kullanıyor ki, bu güzel benzetme geleneğin, klâsik kültürümüzün , tasavvufun izini bugünleştiren eşsiz bir çağrışım sunuyor ve “yana yana yolculuk” için tam yerine oturan bir söyleyiş oluyor. Hele kendi sesinden “Ey benim çilehânem” deyişi içimi ürpertiyor çoğu kez.

….ve nakarat kısmındaki nefis sözler:
Ne yapsam, nereye gitsem olmuyor
Hayattayken araftayım
Bir hatıraya sevdalı
Hem kazanan hem kaybeden taraftayım

Hayattayken arafta olmak…. Ne orda ne burda… Kendi ifadesiyle : “Ne burada ne uzaklarda”… Belki “hiç kimseden gidemem gitmem/ Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir” ifadesi ile de örtüştürmek gerekir bu sözleri. “Bir hatıraya sevdalı”, unutamayan âşıkların, aşkını hatıralarında yaşayanların, hâlâ güzelliği ve huzuru o hatırada bulanların hâlini ne de özlü ifade etmekte…  “Hem kazanan hem kaybeden tarafta” olmak… Böyle bir hâldeki insanın durumunu özetleyen veciz bir ifade daha. Öyle güzel sözler ki… Sezen Aksu’nun içimizi titreten ve aşkı hissettiren nadide sesi ve yorumu ile Ozan Bayraşa’nın enfes düzenlemesiyle de şarkı bendeki -ve tahminimce pek çok müzikseverdeki- müstesna yerini almış oluyor.

İyi ki varsın Sezen Aksu… Allah, sesine, sözüne, ömrüne bereket versin.

Fahri Kaplan


Şarkıyı ve albümün tamamını Sezen Aksu’nun resmi youtube hesabından dinleyebilirsiniz.

“Ey Benim Çocukluğum” şarkısı: https://www.youtube.com/watch?v=kkMTykQG4Qc

“Biraz Pop Biraz Sezen” albümü : https://www.youtube.com/watch?v=dpvoWvcDUIc

Tags: , ,

7
Şub

Devam…

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Genel Güncel

Merhaba kıymetli okurlar,

Lafistan’ın yayınına -duyurduğumuz üzere- 24 Ocak 2017 tarihi itibarıyla son vermiştik. Ancak, 9 yılda oluşan bu güzel birikimi ulaşılması/bulunması zor bloglara yarım yamalak bir şekilde bırakmamak açısından -en azından 2018 başlarına kadar- devam diyoruz.

Sizlerle yeniden buluşmanın mutluluğu ile… İnşaallah güzel yazılarda görüşmek/buluşmak ümidiyle…

Fahri Kaplan

22
Oca

Lâfistan’a Veda

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Genel Güncel

Merhaba kıymetli okurlar,

Başilıktan da anlaşılacağı gibi sitemizin 9 senelik serüveni tamamlanıyor. Yeni yolculuklara yelken açmak ümidiyle “lâfistan” maceramızı noktalama kararı almış bulunuyoruz. Lâfistan, 24 Ocak 2017’de yayın hayatına veda ediyor. Ben yazılarımı bundan böyle:

fahrikaplan.blogspot.com
fahrikaplan.wordpress.com

adresli sayfalarımda yayımlamaya inşaallah devam edeceğim. Buradaki yazılarımın pek çoğunu da inşaallah oraya aktarmayı düşünüyorum.

Bu siteyi kurma fikrinin sahibi ve sitenin açıldığı günden beri maddi ve manevi katkı ve desteğini eksik etmeyen İbrahim Arslan başta olmak üzere, Lâfistan’a yazıları, yorumları ve ziyaretleriyle değer katan herkese teşekkürle…

Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler
(Yahya Kemal)

_____

Teşekkürle… Alllah yolumuzu ve yolunuzu daim güzel eylesin…

Fahri Kaplan

23
Ara

Fuzûlî’den Dört Hayâl-Engîz Beyit

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Bu aralar, zaman zaman Fuzûlî Dîvânı’nı okumaya çalışıyorum. Yok öyle değil; aşkın ve ızdırâbın  tatlı bir alevle hissedildiği mısralarda bir yandan da hayâl inceliklerinin hayret ve haz verici ufkunda seyahat ediyorum. Az evvel okuduğum bir gazelinde Fuzûlî’nin arka arkaya gelen şu beyitlerinden her birini okuduktan sonra adeta “hayret ilen parmağım dişledim” ve bir daha: “Şiir bu, üstâd bu!” dedim. Bu dört beyit ve günümüz Türkçesi’yle ilk anlamları şöyle (köşeli parantezde “[]” verdiklerim, beyitteki mânânın daha rahat görülebilmesi açısından eklediğim îzâhâttır):

Dut gözün ey dûd-ı dil çarhun ki devrin terk idüp

Kalmasun hayretde çeşm-i gevher-efşânum görüb

(Ey gönlümün dumanı! Dönen feleğin [gökyüzünün] gözünü tut ki [yani onu sisle, gri bulutla öyle kapla ki], inciler [inci gibi gözyaşları] saçan gözümü görüp hayrette kalmasın da dönüşünü terk etmesin!)

Suda aks-i serv sanman kim koparup bâğ-bân

Suya salmış servini serv-i hırâmânum görüb

(Suda görüneni servinin yansıması sanmayın. Bahçıvan salınan servimi [servi gibi sevgilimi] görünce kendi servisini suya salmış [işte suda görünen odur!])

Pertev-i hurşîd sanman yirde kim devr-i felek

Yire urmuş âfitâbın mâh-ı tâbânum görüb

Yerde görüneni güneş ışığı sanmayın ki parlak ayımı [ay gibi parlayan sevgilimi] görünce feleğin devri güneşini yere vurmuş [yeryüzündeki ışık, işte o feleğin yere vurduğu güneştir.])

Ey Fuzûlî bil ki o gül-ârızı görmüş değül

Kim ki ayb eyler benüm çâk-i girîbânum görüp

(Ey Fuzûlî! Benim yakamı yırttığımı gördüklerinde beni ayıplayanlar bil ki o gül yanaklıyı görmüş değillerdir [görseler bana hak verirler ve ayıplamazlardı, belki onlar da yakasını yırtarlardı.].)
***
Böyle dört hayâl-engîz beytin bir şiirde arka arkaya gelmesi ender görülür şeydir. Nâ’ilî’nin şu mısraını yâd etmemek elde değil: “Eş’ârı böyle söyler üstâd söyleyince”.

Fahri Kaplan

Tags: , ,

24
Eki

Kara Kıt’a ve Beyaz İnciler

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Genel Güncel

20161024_170214

KARA KIT’A VE BEYAZ İNCİLER

Gerçi bir şiir bir kez yazılır
Güzelse okunur tekrâr tekrâr

Nazîreler söylenir bazen de
Söz süsler ondan ilhâm alanlar

Kelâm tıpkı okyanus gibidir
İçinde binler inci mercân var

Ve şâir dalgıç bulur inciyi
Sonra sevinçle âleme saçar

Böyle söylenir mesnevî gazel
Böyle denir eş’âr-ı dürer-bâr

Güzel sözü vasfedeyim diye
Fahrî nicedir defterler karalar

 

Fahri Kaplan, 24.10.2016, Muğla.

5
Eki

ŞİİR VE HASRET

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Şiire hasret
Zamanlar varmış
Hâle ağlarmış
Şiir ve hasret

Şiire hasret
Zamanda geldik
Rüzgârla güldük
Şiirle hasret

Zaman ne darmış
Geceler hasret
Gündüzler hicret
İnsan tattığı
Sevgi kadarmış

 

Fahri Kaplan

13
Tem

TÂZE GAZEL

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Dil verdikçe neyle sâza gazeller

Başlar semâya pervâze gazeller

 

Nice asırlar şîrîn kelâm ile
Saldı âleme âvâze gazeller

 

Mest oldu uşşâk u rindân bu câm ile

Şâh dedikçe o mest-i nâze gazeller

 

Hayfâ oynandı mîzânıyla sözün

Bu demde bize kim yaza gazeller

 

Kıl terennüm Fahrî şi’r-i âbdârı

Sun safâ ehline tâze gazeller

 

                  Fahri Kaplan

11
Tem

   Yazar: Okan Taştepe   Kategori: Genel Güncel

13626611_1045151832219684_742310577383584684_n

 

DON’T FORGET……!

7
Mar

Latîfî Tezkîresi’nden Bir Şâir: Meşrebî-i Kalender

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

“Zikr” kelimesinden türeyen “tezkîre” ifadesi belli bir meslek, mevkî veya ilgi grubuna göre o sahadaki kimseler hakkında bilgi veren eserler için kullanılır. Meselâ evlîyâ tezkîreleri önde gelen tasavvufî şahsiyetler, sûfîler hakkında bilgi verirken şâir tezkîreleri belli bir devirdeki şâirler hakkında bilgi verir. Türk edebiytatında da 15. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile başlayan şuarâ (şâirler) tezkîresi örnekleri 16. yüzyılda Anadolu sahasında Sehî Bey, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebî, Beyânî gibi isimlerle devam eder. Sonraki yüzyıllarda diğer tezkîreler de bu türü zenginleştirir.

Tezkîre okumak, hem farklı şâirleri hem de yeni şirleri tanımak açısından gayet zevkli ve istifâdeli bir meşgale. Tez çalışmamdan ötürü de Latîfî Tezkîresi (yazılış tarihi 1546) ile meşgûl oluşum bu zevki aynı zamanda sorumluluğa da dönüştürse de aslında bu güzel şiirleri tadarak, farklı şâirlerle hemdem olarak geçen güzel zamanlarımın da hazırlayıcısı mâhiyetinde.  Latîfî’den muhtemelen daha önce duymadığınız bir şâir ve bir beytiyle bu yolculuğa dileyenleri de bir nebze ortak etmek isterim.

Meşrebî-i Kalender. Latîfî’nin verdiği bilgilere göre, İstanbul’dan Latîfî’nin çağdaşı bir şâir, yani XVI. yüzyıl şâiri. Tarikat ehlinden, kalender-meşreb, derviş tabiatli, ünlü şâir Hayâlî ile aynı pîre bağlı Haydârîlerden. Mûsıkî ilminde eser yazacak kudrete sâhip Meşrebî, şiire de hevesi varken -muhtemelen genç yaşta- vefât ediyor. Şâirlik tabiatı fenâ değil Latîfî’ye göre. Latîfî, onun bir gazelinden üç beyitlik bölüm, bir matla beyti ve Hayâlî’ye latîfe yollu takılışını içeren bir dörtlük örnek verir. Ben bu örneklerden müstakil oalrak verilmiş bir matla beyti örneğini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Gel’e top-ı cefâ gönlüme tokunma benüm
Taş degüldür yüreğüm burc degüldür bedenüm *

Ey cefâ topu, gel sen benim gönlüme dokuma; (zîrâ) benüm yüreğim taş değildir, bedenim de burç değildir.

(Burç;  “kale surlarının gerekli yerlerine yapılan savunma kulesi”dir**.)

Burada şâir bir top gibi sürekli taarruz eden cefâya seslenmekte. Top, taştan/kayadan sert surları, kaleleri, burçları delmek için kullanılır. Oysa âşığın gönlü aşk ateşiyle erimiş, incelmiş, yufka gibi yumuşacık hâle gelmiş keyfiyette. Böyle bir yufka yüreğe bir de cefâ topu atmak onu mahvetmek değil midir, bu insafa sığar iş midir! Şâir bu âhengli söyleyişinin arkasında bu hisli ve incelikli anlatımla şiirde mânâ ve sesi kaynaştırıyor; ızdırâbın yudum yudum tezâhür edip bir şevk lisânında kemâl bulduğu beyitlere bir yenisini ekleyerek söz ufkumuzda bir yıldızı daha parlatıyor. Meşrebî-i Kalender’e ve tezkîresinde bize ondan bahseden Latîfî’ye Allah rahmet eylesin.


* Meşrebî-i Kalender ile Latîfî’nin verdiği bilgiler ve örnek beyit Latîfî Tezkîre’sinin Rıdvan Canım tarafından hazırlanan tenkîdli metni esas tutularak verilmiştir. Eserin künyesi şöyledir:

LATÎFÎ (2000), Tezkiretü’ş-Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Rıdvan CANIM, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Ankara.


** İlhan Ayverdi, Misalli Türkçe Sözlük. Tanım şu internet adresinden alınmıştır: http://www.kubbealtilugati.com/sonuclar.aspx?km=bur%C3%A7&mi=0

 

Fahri Kaplan
[email protected]

3
Mar

PAMUKTAN DİLEK / KIŞ’A DAİR

   Yazar: Gizem Ece Gönül   Kategori: Genel Güncel

İki bahar arasında kalıp da tuttuğu dileği bir türlü gerçek olmayan ya da gerçekleşip de bize çaktırmayan bir mevsimden çıktık yorgun argın; ama telaşsız, sakin “hoşça kal” dedik etekleri pamuk, saçları ıslak olan bu mevsime. Kimimiz bir parça kopardık eteklerinden, kimimiz daha elimize almadan korktuk bu çıngıraklı kumaştan. Oysa onun saçlarının kurutulmasına ve taranmasına ihtiyacı vardı.

Uzamıştı saçları, günlerin kısalıp gecelerin uzadığı gibi ve ıslanmıştı saçları gecelerin beyazlaması, gündüzlerin eriyen pamukların sularını barındırması gibi. Saçları eteklerine değil ama beline kadar varmıştı. Rüzgârda savruluyor ve yere çarptıkça daha da ıslanıyordu. Islandıkça kuruluğa özlemi artıyordu. Sımsıkı kapatıp ağzını, sıkı sıkıya sıkıp dişlerini bir şeyler mırıldanıyordu kendi içine doğru. Ancak duyulan tek şey ağabeyi rüzgârın bas sesi oluyordu. Biliyordu yine de sağının ve solunun onu yalnız bırakmayacağını ve daha şiddetli sessizlikte mırıldanıyordu aynı cümleleri. Elbet kuruyacaktı saçları, elbet taranacaktı ipek ellerde. Şen çocuk kahkahaları, kalın giysileri içinde yan yana duran insanlar ve hiçbir şeyin sağlayamadığı bu eşsiz pamuklarla seviyordu kendini; insanların “çok” diye andığı zarfla.

Gündüzün gecenin, gecenin de gündüzün evine gittiği bir günde sessizce sağına baktı: Kendisine öfkeler kusan, hırçın bir arkadaş hâtta “öndaş”. Sonra soluna baktı: Yeşil perdelerle yukarıda sarı bir daire. Devraldığı ve devredeceğine bakakaldı bir süre. Arada olmakla İkisinden de bir parça taşıyordu içinde. Bir de ikisine de benzemeyen bir pamuk tarlası, beline dayanmış ıslak saçları ve elinde tuttuğu iki dişli bir tarağı… Sımsıkı kapadı ağzını yine, sımsıkı mırıldandı yine. Ve ipek bir el taradı saçlarını sarı daireyle kurutarak. Sordu bu sahipsiz el: “Acaba ne dilemiştiniz kardan bahar?”
-Gelecek yıl biraz daha kuru, çok az daha ıslak; ama pamuktan saçlar.

28
Şub

Mecaz Köprüsü

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Bahaneydi bu rüzgâr/ Güneş, bal ve kehribar/ Bahaneydi bu buzdan kanat/ Erimezse kırılacak

Yıldırım Türker (1)                                                  

Şeyh Gâlib’in şu kıt’ası ile mecaz köprüsünden geçelim:

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar

 Murâd odur ki benimle muhabbet eyledi yar

 Yâ söylesem ki çemen gonçelerle zeyn oldu

 Odur garaz ki tebessümle söyledi dil-dâr(2)

(Eğer: “Havalar açıldı, bahar geldi” desem bununla söylemeyi murâd ettiğim yârin benimle muhabbet eylediğidir. Bahçenin goncalarla süslendiğini söylesem bundan maksad gönül alan sevgilinin tebessüm ederek konuştuğudur.

     Bu dörtlük, şiirde maksad ifade edilirken bazı unsurların dolaylı olarak kullanılmasına işaret etmektedir. Bahar gibi, havanın açılması gibi, bahçenin goncayla süslenmesi gibi güzellikler de şâirin anlatmak istediği güzellik için bir bahanedir. Aslolan hakîkî (ilâhî) güzelliktir, mecâzî güzellik hakikî güzelliği aksettiren bir ayna olması yönüyle kıymetlidir. İsterseniz, bu mısraları mecâzî/beşerî aşkın ifadesi olarak da düşünebilirsiniz. O zaman bir mecaz, kendinden daha güzel bir ayna olan bir mecazı anlatmak için araç yapılmış olur. Gülün ma’şuk, bülbülün âşık, şarabın aşk için bir temsil olması gibi:

Sakın mey dirsem ey zâhid mey-i engûrı fehm itme

Hüner esrâr-ı ma’nâ anlamakdır lafz-ı muğlakdan(3)

(Bâkî)

(Ey zâhid, şarap dersem sakın üzüm şarabını anlama! Hüner örtülü sözden ma’nâ sırlarını anlamaktır.)

 

Şeyh Gâlib’in de pîri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, bir gazelinde ma’nâ olarak şöyle söylüyor:(4)

“Allah’ın lütfu, güzelliği şekilsiz olarak yüz gösterseydi, eğer o yarattığı bütün güzelliklerin, güzel gözlerin arkasına gizlenmeseydi, onun güzelliğine tahammül edebilir miydik? Bu sebepledir ki, peygamberler bize perdecilik ederler miydi, bize ötelerden bahs ederler miydi?”(5)

 

Bunun içindir ki pek çok şâir mecâzı hakikate bir köprü yapmış ve eşyadan esmâya, esmâdan müsemmaya gitmişlerdir.(6) Recâizâde Mahmud Ekrem de şöyle der:

“Bir kitâbullah-ı a’zâmdır ser-â-ser kâinât

Hangi harfini yoklasan ma’nâsı hep Allah çıkar.”

 

Söz bir bahane, eşya bahane… Anlatılanı okumak lâzım vesselâm.

 

Notlar ve atıflar:

(1)Sezen Aksu’nun söylediği bahane şarkısının sözlerinden.

(2)Şeyh Gâlib Dîvânı, Haz:Prof.Dr.Naci Okçu, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. s.595, Ankara 2011.

(3)Bâkî Dîvânı, Haz:Dr.Sabahattin Küçük, TDK Yayınları, s.327, Ankara 2011.

(4)Ma’nâ olarak, zira şiirin aslı Farsça’dır. Verilen tercüme, merhum Şefik Can’a aittir.

(5)Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr/Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can, Ötüken Neşriyat, cilt 1, s.88, İstanbul 2009

(6)Esmâ-Müsemmâ meselesini Prof.Dr.Süleyman Uludağ, şöyle hülâsâ eder: “Esmâ-Müsemmâ: İsim-İsimlendirilen. İsimden isimlendirilene gitmek, Allah’ın isimlerini zikrederek Allah’a ermektir.” Kaynak: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Prof.Dr.Süleyman Uludağ, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005.

 

Fahri Kaplan
[email protected]


Yazının ilk yayım yeri: Biga Doğuş BİGA, Ağustos 2014

7
Şub

Zâtî ve Latîf Bir Beyti

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Zâtî, klâsik Osmanlı şiirinin üstâdlarından… Nice şâire de üstâdlık etmiş bu pîr şâir, aynı zamanda en çok şiir yazan Osmanlı şâirlerinden biri, belki de en çok yazanıdır. Elbette maharet nicelikte değil niteliktedir. Bu hususta Zâtî’nin güzel beyitlerini okumuş bir okur, elbette onun nitelikli şiirleri olduğunu bilir. Zâten öyle olmasa kendi yaşlılık döneminde, Bâkî’nin de içinde bulunduğu genç şâirlere nasıl üstâdlık edebilirdi ki! Bu üstâd şâir, Balıkesirli Zâtî, insanı okuyunca hem hayrete düşüren hem tebessüm ettiren, incelikli mânâlara sahip, zevkle okunacak pek güzel beyitler kaleme almıştır ki en hoşlarından biri de budur:

Ayıtdı ol perî bir gün düşüne girüren bir şeb
Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyku
(Zâtî)

O perî (sevgili), bir gün : “Düşüne girerim/gireceğim” dedi. Sevincimden nice yıllar geçti, (hâlâ) uyku görmedim.

Aşk olsun şâir! Sevgili, bir gece rüyâsına gireceğini söylemiş; bu rüyânın heyecânını taşıyor âşık ama şu işteki cilveye bakın ki sevgilinin rüyasına gireceği sözünün sevinç ve heyecânından yıllar yılı gözü uyku görmüyor ki sevgiliyi rüyasında görebilsin. Böyle ince, mânâlı, nükteli, latifelî, heyret-bahş bir beyti söyleyen şâirin ruhuna rahmet! Allah rahmet eylesin beş asır öncesinin revnaklı kelimeler üstâdına.

Tags: , , , ,

30
Oca

Hazân Kuşu

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Kuşların şakıyışını,  hazânın sarı yapraklarının kırılgan sesini dinleye dinleye yürüdüm ve gezdim bahçeleri.

Hem kuşlar şakıyor hem de hazân olmasına alışık olmayabilirsiniz. Evet ben de alışık değilim bu imge ile kurgulanmış bir ifadeye. Kuş dediğin baharda şakır derseniz  kış kuşlarını hatırlayın derim. Kış kuşları vardır ama bahardaki gibi cıvıl cıvıl değil derseniz ben de bu metnin bir kurgu olduğunu o yüzden pür-realist bir tasvîre yazarı mahkûm etmeyi pek abes bulduğumu bu metnin yazarı olarak iletmek isterim.

Peki, nerede devamı mı diyorsunuz! Aslında çok söz ettim. Devamı olmadan da çok güzel bu cümle. O yüzden ben böylece tek cümlelik bir metin olsun istiyorum. O tek cümleyi tadına vara vara, tekrar tekrar okuyarak. Tefekkürle, hazla, hazanla… Tekrar gelsin öyleyse. Yani metni tekrar paylaşayım. Bu arada… Bütün bu söylediklerim, yani ilk cümleden sonra araya sıkıştırdıklarım metnin aslı değil -zîrâ asıl metin o cümleden ibarettir-  bu metin üzerine   yaptığım bazı izâhat veya türevi unsurlardan addolunsun lütfen. Ne diyordum, yeniden paylaşayım o tek cümlelik metni:

Kuşların şakıyışını,  hazânın sarı yapraklarının kırılgan sesini dinleye dinleye yürüdüm ve gezdim bahçeleri.

28
Oca

Yeniden

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

   YENİDEN*

Bir hoş beyt bırak yeniden coşar bu kubbe
Ses verdiğin tatlı sözlerle taşar bu kubbe

Gül olur mis kokar kül olur pervâne-misâl
Her mısra’da o şevki yine yaşar bu kubbe

Fahri Kaplan


*: Dil ve Edebiyat, sayı 81 (Eylül 2015), sayfa 12.

28
Oca

KÜÇÜK PRENS VE HAYAT

   Yazar: Mevlüt Karakaplan   Kategori: Genel Güncel

indir

İnsanın kendine taparcasına bireyselleştiği ve yapayalnız kaldığı modern zamanlarda,herkesle ve herşeyle olan bağlarımız zayıflarken insani münasebetlerimiz de eriyip tükeniyor hızlı bir şekilde. Kendi eliyle kendi kuyusunu kazan insanoğlunun bu gibi gidişatından rahatsız olan kafalar, hep aynı mantık etrafında dolaşıp hep aynı türküyü söylüyorlar. Bu problemlerden ötürü ”Öz ağzından kafa tasını kusacak” seviyede şiddetli sancılar çeken bu devasa dimağılar, saadeti toplumsal huzurda aramışlar tarih boyunca. Ve neticesinde tüm zamanlara ve insanlara hitap eden eşsiz eserler arz-ı endam edivermiş. Mesela Goethe, o muhteşem eseri’Faust’için; ‘hayatımın toplamı’ diye bahseder. Altmış yıl nasıl bir sabır ve psikolojiyle geçmişse artık; neticesinde insan olmanın derinliklerine bu denli inmeyi başarmış, başrmakla kalmamış belki daha da ötesine ulaşmış bu büyük adam.
İnsaniliği ve alemşumul olması itibariyle yüreğimize en çok dokunan eserlerden birisi de ‘Antoine de Saint’in ”Küçük Prens’idir. Her ne kadar küçüklere yazıldığı söylense de, 30’lu yaşlarımda kendisinden daha yeni yeni kıvılcımlar farkettiğim yapıtın; özellikle yetişkinlerce üzerinde düşüne düşüne okumaları gerektiğini düşünüyorum. Şiddettle tavsiye ediyorum.
2.Dünya Savaşı toplumu ve modern toplumlara yerinde eleştirilerde bulunuyor ‘de Saint’. Mesela sanatçılara, işadamlarına, muktedirlere, sarhoşalra ve daha başka karakterlere ancak bu kadar başarılı inebilir bir yazar. Böylesi fikir insanları sanki kadimden beri her hadiseye şahitlik etmişler ve gelmiş geçmiş bütün insanların her biriyle ayrı ayrı ahbaplık kurmuşlar da, her detaya bu kadar aşına olmuşlar sanki. O kadar içten, o kadar samimi ve o kadar yakından. Her insanın bir alem olduğunu söyler eskiler. Kendi alemine hakim olabilen bu fikir insanları, bütün alemlere nasıl vakıf olduklarını gösteriyorlar böylece.
Elbette kitabın her bölümü enfes. Ama yirmiyedi bölümden oluşan ve her bölümünde ayrı derinliklere inilen bu engin eserde en ilgimi çeken ve içimi okşayan kısmı ‘küçük prens’in bir ’tilki’ ile karşılaştığı kısım. Girişte de değindiğim dost olmak, bağımlı olmak, bağlanmak birilerine ya da birşeylere; vefa ve bağlılık göstermek mevzusuyla alakalı olan kısmı. Hikayade ‘küçük prens’ ile ’tilki’ arasında geçen diyalog şöyle:
-(…)
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu….
…‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”…
Sahip olduklarımızın her gün arttığı dünyamızda, bağ kurduklarımızın ve ’tilki’nin ifafesiyle evcilleştirdiklerimizin ne kadar da eksildiğinin farkında mıyız? Evet, ‘bağlanmak’; bebeğe, anneye, sevgiliye bağlanmak. Hayata, mesleğe, eğlenmeye, düşünmeye… Ne olduğunu bilmeden ve çok da önemsemeden, bağlanma nimetinin başlı başına ne de büyük bir lütuf olduğunu hissedince ‘Küçük Prens’ daha çok tesir ediyor, daha çok okşuyor yüreğimizi.
Bağlanılan her şeyin nazarımızda ki biricik ve nev-i şahsına münhasır olduğunu idrak ediyoruz ilkin. Ve sonra, biriciğimizi sakınalım derken herşeyi ondan sakınmaya başlıyoruz. Bir gün elimizden uçup gideceği için,bağlarımızı kuvvetlendirmişsek eğer, gitmek bağlandığımızı elimizden alabilmesine rağmen bağımızı daha da muhkemleştiriyor çoğu zaman. Bağlarımız ve bağlandıklarmız olmasaydı eğer yalnızlığımız daha da katmerleşecekti, dünya daha da yaşanılmaz hale gelecekti her birimize. Oysa ‘bağ kurmak’la; dost oluyoruz, paylaşıyoruz, özlüyoruz ve vefa duyuyoruz.
Lakin şu küçük dünyada, bağlandığı ve dolayısıyla sevdiği, hasret duyduğu, en önemlisi de paylaştığı birileri ya da birşeyleri olmayanlar nerden bilecekler ki ‘bağ kurma’yı nimet mertebesine çıkaran kıymetleri? Nerden bilecekler ki ne için sevinmeyi ne için ağlamayı? Bağlanmayı nerden bilecekler? Oysa hayatımıza giren her şeyle münasebettar olmuşuzdur artık. Hayatımızda değdiğimiz her şey, kişi yahut olayla bir bağımız olmuştur artık. Onlar artık vefa, paylaşım ve özlem hakeden konumdadır nezdimizde. Muhabbet ettiklerimiz, giyip eskittiklerimiz, kullandıklarımız, içinde yaşadıklarımız ve hatta yediğimiz çikolatanın kabı ve ya meyvenin kabuğuna varıncaya kadar. Tıpkı ‘Küçük Prens’ ve ’tilki’ arasında olduğu gibi, evcileşmemiz ya da evcilleştirmemiz gerekir aradaki bağları. Safları sık tutmak gerektir.

Mevlüt KARAKAPLAN

Not: http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar

21
Oca

İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

   Yazar: Mevlüt Karakaplan   Kategori: Genel Güncel

CTE8k1tWoAAtFpy       İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

 
Henüz bir buçuk yaşında. Bir bakışı, bir tebessümü, bir ahh edişi o kadar derinden ve o kadar etkileyici ki;  yeryüzündeki en anlamlı varlık sanki. Sanki gelmiş geçmiş en etkileyici ve en içten insan  oymuş  gibi. En maharetli sanatçıların sanatlarından daha tesirli bizim nazarımızda ses ve hareketleri.
 Küçük Levent Emir’imiz bu davranışlarıyla öyle çok şefkat celp ediyor ki; bütün insanlığın en mağduru, en merhamete layık olanı sanki. Sanki o ağlasa, beraberinde bütün bir insanlık ağlayacakmış gibi. Herhangi bir yerini azıcık acıtacak olsa, sanki tüm dünyanın bağrına hançer saplanmış da herkes Levent’in acısıyla acı duyuyormuş gibi geliyor bize. çünkü o kadar ‘ biricik’, o kadar içimizden bir parça, o kadar nazik ve o kadar nazenin…
Ebeveyni olarak gerçekten ‘melek kadar masum’ olduklarına biz de şahitlik ediyoruz, Levent Emir’in ve tüm çocukların. Çünkü her ne kadar şımarırsa şımarsın; bütün yaramazlıkları, vurup kırmaları, tüm olumsuzluklarıyla bizi çıldırtacağı yerde,  bu hareketleriyle daha çok değiyor yüreğimize sanki. Ağzımızla kızsak içimiz acıyor, gözlerimizi kısıp sinirli baksak yüreğimiz titriyor, gayr-i ihtiyari elimizi kaldıracak olsak dizlerimizin bağı çözülüyor, gözünden bir damla düşse içimizden ırmaklar çağlıyor… Evet, o bizim evladımız, o bizim ciğer paremiz, o bizim en zayıf ama bir o kadar da bizi biz yapan en önemli yanlarımızdan biri.
Ve işte ne zaman Levent Emir’i düşünsem, içimde sürekli yanan o ateşin kaynağı beliriveriyor gözlerimin önünde kare kare. İlkin, Levent’in bizim ciğerimiz olduğu kadar başkasının ciğeri olan o küçük kız çocuğu geçiyor hafızamdan. hepimizin ciğerini paramparça edercesine.  Ortadoğu’da savaşta annesini kaybetmiş bu çocuk,  yetimhanenin zeminine çizdiği anne resminin kucağına denk gelecek şekilde resmin üzerine iki büklüm uzanarak, en çok ihtiyacı olan şeyi,şefkat ihtiyacını, böyle bulmaya çalışırken düşünüyorum.  İçimdeki volkanlar kabarıyor ve kaynıyor…
Hemen akabinde domino taşı etkisi gibi bu resim diğer haberleri yıkıveriyor önüme. Suriye’li mülteci bir kız çocuğunun açlıktan ölmeden önce yazdığı mektubundaki dizeleri geliyor aklıma; bizi insanlığımızdan utandıracak o dizeler: ‘Ey Ölüm Meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyebileyim. Ben çok açım!’. hatırlayınca bu sözleri, içimde zaten kaynayan volkanlar çıldırıyor, patlamak üzere darmaduman olmanın bir yolunu arıyor…
Sonra hemen ‘Aylan’ bebek atlayıveriyor tüm gerçekliğiyle ortaya. Evet ‘Aylan’. Hani şu batmış mülteci botundan küçücük cesediyle kıyıya vuran ve tüm dünyanın içini ‘cızz” ettiren minik yavru. Hani şu cicilerini giyip de ”bayramına” bir türlü kavuşamayan yüzüstü uzanmış cansız melek. Hani şu kendisine üç-beş gün üzülmekle yetindiğimiz ve kendisini daha bir çok bebeğin ölmesiyle takip ettiği bedbaht coğrafyanın çocuğu. Hepimizin yavrusu kadar yavru, hepimizin kadar masum, hepimizinki kadar yaşaması gereken küçük yavrucaklar. Bu defa içimdeki deli volkanı tutamıyorum artık. Gerçek bir volkan gibi patlıyorum. Adeta lavları gözlerimden püskürürcesine akıveren bir volkan gibi. Lavlar göz yaşı olup dökülü veriyor gözlerimden sessizce. O günahsız bebelerin hepsi de Levent Emir oluveriyor. Levent Emir’imiz hepsinin suretinde temessül ediyor…
Maalesef görebildiklerimizin görmediklerimize nazaran çok daha vahim ve çok daha tahammül edilmez durumların olduğunu bile bile yine de hiç birşey olmamış gibi devam ediyoruz tüm eğlencelerimize. Afrika’da, Haiti’de, Uzak Doğuda, Mynmar’da ve daha bir çok yerde kim bilir niceleri yaşanıyordur.Kim bilir kaç çocuk açlıktan ölüyordur, kaçı donarak, ve kaç kişi boğularak ölüyordur.  Ama işte hayat yine de devam ediyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor çünkü.  Çünkü çaresizlik ve ölüm en çok başkasına yakışıyor. Bize yakışmıyor hiç. Yakıştıramıyoruz bunları bize, yakıştıramayız. Çünkü bizden çok uzak olduğunu sanıyoruz. Halbuki o kadar yakın ki bize; karın ve  soğuğun içimizi üşütecek kadar soğuk havaların yaşandığı bu mevsimde sıcacık ve huzurla oturduğumuz evlerimizin pencelerinden başımızı uzattığımızda; bu çaresizlik tablolarını, ya penceremizin hemen altında ya da evimizin hemen yanında görebilecek kadar yakınken yine de yakıştıramıyoruz bir gün o hale düşmeyi kendimize. Evet, hayat devam ediyor ve insanlığımız ağır yaralı vaziyette.
İşte yine Levent Emir benimle oynamak üzere bana doğru  koşarken, pencereden yere usul usul yere doğru süzülen kar taneleri ilişiyor gözüme. ‘ Hava ne de güzel.Levent Emir’i alıp kartopu oynamaya mı çıkarsam?’ diye düşünürken, birden  ‘Aylan’ bebek ve daha bir çoğu bir tellal gibi bağırıp duruyor tahayyülümde. bir oyana bir buyana dolaşıp çığlık atıyor  her biri.  Kolum kanadım kırılıyor. Kar hala yağmaya devam ediyor ve ben de şairin dediği gibi mırıldanıyorum kendi kendime; ‘ Ne zaman kar yağsa yoksulları, evsiz-barksızları, açları düşünürüm. Karın keyfini çıkaramadım, çıkaramam!!!’…
                                                                                                            Mevlüt KARAKAPLAN
Not:  http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar/927/nsanliimiz-air-yarali.html
19
Oca

Şiir Demi

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

ŞİİR DEMİ*

Şiirimi en lezîz duygularla demledim
Sonra serpildim teşne gönüllere damladım

Güzelden güzele gazelden gazele şevkle
Kudemânın şi’rini hürmetle selâmladım

Rûzda şeble şebde rûzla hem-demlik ‘arûzla
Hâlis şiiri mısra’ mısra’ yudumladım

Gönül medeniyetinin gölgesi altında
Aşk dedi şevk dedi huzûrla doldu her demim

Fahri Kaplan


*Dil ve Edebiyat, sayı 81 (Eylül 2015), sayfa 12.

18
Ara

Hazret-i Mevlânâ’ya Hasret

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

“Dinle neyden” muhabbet nağmesini…

Yâ Hazret-i Pîr, ey Monlâ-yı Rûm! Senin aşk ummanından bir damla içmek susuzluğuma bir çâre; bunu yine, yeniden duyuyorum. Kalbler ki ancak Allah’ı anmakla itminân bulur, huzûra kavuşur. Biz seni Allah için seviyoruz ey Hakk velîsî, ey yeşile bürünmüş, bembeyaz nurla bezenmiş gönül nağmesinin eşsiz mısralarını bir ney misâli gökkubbeye salmış âşıklar pîri Hazret! Şehvete düşen, vahşîleşen, behîmîlik arz eden muasır insanoğlu, senin o ruhâ hayatiyetini sunan rahmet yüklü, merhamet nefesi taşıyan, baştan ayağa aşk kesilmiş lâl ü güher sözlerine, nefeslerine hasret. Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Peygamber’in ayağının tozu olduğunu ifade eden yâ Hazret-i Monlâ! Senin nurlu yolunu ifade eden o yoldaki Hakk âşıklarından Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede’nin (16. yy Muğla Mevlevîhanesi şeyhi) senin o peygamber izinde giden Allah aşkının şevkiyle aydın olan yolunu anlattığı gazelinden beyitlerle sana ve Hakk dostlarına olan muhabbetimizi tazelemek isteriz. Kabul olunması recâsıyla. Allah bizi Peygamber Efendimiz’in -sallallahu aleyhi ve sellem- meclisinde buluşan, enbiyâ ve onların yolundakilerle beraber haşr olan sâlih kullarından eylesin.

ŞÂHİDÎ İBRÂHİM DEDE’NİN “MEVLEVΔ REDİFLİ BİR GAZELİNDEN

Ka’betü’l-uşşâk olupdur hân-kâh-ı Mevlevî
Tâc-ı ‘izz ü ser-firâzîdür külâh-ı Mevlevî

Mevlevî dergâhı âşıkların Kâbesi olmaktadır. Mevlevî külâhı  izzet ve başı yüce olmanın (böyle mânevî bir değerin) tâcıdır.

Hazret-i Mollâ Celâlüddîn Hüdâvendigârdur
Pişvâ vü reh-nümâdur pâd-şâh-ı Mevlevî

Hazreti Molla Celâleddin Hüdâvendigâr, önder ve yol gösteren Mevlevî padişahıdır.

Bang-i nâyun âteşi dil-sûzdur iy Şâhidî
Gûş idüp eflâke irdi dûd-ı âh-ı Mevlevî

Ey Şâhidî, “ney”in sadâsının ateşi gönül yakıcıdır. Onu işitip Mevlevî(lerin) âhının dumanı feleklere erişti.


(Beyitlerin alındığı kaynak: AÇIK ÖNKAŞ, Doç.Dr. Nilgün, Mevlânâ Okyanusundan Muğlalı Şâhidî Denizine – Şâhidî Şiirleri ve Açıklamaları, Muğla Belediyesi Kültür Yayınları, 2013, sayfa 139.)

Fahri Kaplan

  [email protected]