13
Tem

TÂZE GAZEL

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Dil verdikçe neyle sâza gazeller

Başlar semâya pervâze gazeller

 

Nice asırlar şîrîn kelâm ile
Saldı âleme âvâze gazeller

 

Mest oldu uşşâk u rindân bu câm ile

Şâh dedikçe o mest-i nâze gazeller

 

Hayfâ oynandı mîzânıyla sözün

Bu demde bize kim yaza gazeller

 

Kıl terennüm Fahrî şi’r-i âbdârı

Sun safâ ehline tâze gazeller

 

                  Fahri Kaplan

11
Tem

   Yazar: Okan Taştepe   Kategori: Genel Güncel

13626611_1045151832219684_742310577383584684_n

 

DON’T FORGET……!

7
Mar

Latîfî Tezkîresi’nden Bir Şâir: Meşrebî-i Kalender

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

“Zikr” kelimesinden türeyen “tezkîre” ifadesi belli bir meslek, mevkî veya ilgi grubuna göre o sahadaki kimseler hakkında bilgi veren eserler için kullanılır. Meselâ evlîyâ tezkîreleri önde gelen tasavvufî şahsiyetler, sûfîler hakkında bilgi verirken şâir tezkîreleri belli bir devirdeki şâirler hakkında bilgi verir. Türk edebiytatında da 15. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile başlayan şuarâ (şâirler) tezkîresi örnekleri 16. yüzyılda Anadolu sahasında Sehî Bey, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebî, Beyânî gibi isimlerle devam eder. Sonraki yüzyıllarda diğer tezkîreler de bu türü zenginleştirir.

Tezkîre okumak, hem farklı şâirleri hem de yeni şirleri tanımak açısından gayet zevkli ve istifâdeli bir meşgale. Tez çalışmamdan ötürü de Latîfî Tezkîresi (yazılış tarihi 1546) ile meşgûl oluşum bu zevki aynı zamanda sorumluluğa da dönüştürse de aslında bu güzel şiirleri tadarak, farklı şâirlerle hemdem olarak geçen güzel zamanlarımın da hazırlayıcısı mâhiyetinde.  Latîfî’den muhtemelen daha önce duymadığınız bir şâir ve bir beytiyle bu yolculuğa dileyenleri de bir nebze ortak etmek isterim.

Meşrebî-i Kalender. Latîfî’nin verdiği bilgilere göre, İstanbul’dan Latîfî’nin çağdaşı bir şâir, yani XVI. yüzyıl şâiri. Tarikat ehlinden, kalender-meşreb, derviş tabiatli, ünlü şâir Hayâlî ile aynı pîre bağlı Haydârîlerden. Mûsıkî ilminde eser yazacak kudrete sâhip Meşrebî, şiire de hevesi varken -muhtemelen genç yaşta- vefât ediyor. Şâirlik tabiatı fenâ değil Latîfî’ye göre. Latîfî, onun bir gazelinden üç beyitlik bölüm, bir matla beyti ve Hayâlî’ye latîfe yollu takılışını içeren bir dörtlük örnek verir. Ben bu örneklerden müstakil oalrak verilmiş bir matla beyti örneğini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Gel’e top-ı cefâ gönlüme tokunma benüm
Taş degüldür yüreğüm burc degüldür bedenüm *

Ey cefâ topu, gel sen benim gönlüme dokuma; (zîrâ) benüm yüreğim taş değildir, bedenim de burç değildir.

(Burç;  “kale surlarının gerekli yerlerine yapılan savunma kulesi”dir**.)

Burada şâir bir top gibi sürekli taarruz eden cefâya seslenmekte. Top, taştan/kayadan sert surları, kaleleri, burçları delmek için kullanılır. Oysa âşığın gönlü aşk ateşiyle erimiş, incelmiş, yufka gibi yumuşacık hâle gelmiş keyfiyette. Böyle bir yufka yüreğe bir de cefâ topu atmak onu mahvetmek değil midir, bu insafa sığar iş midir! Şâir bu âhengli söyleyişinin arkasında bu hisli ve incelikli anlatımla şiirde mânâ ve sesi kaynaştırıyor; ızdırâbın yudum yudum tezâhür edip bir şevk lisânında kemâl bulduğu beyitlere bir yenisini ekleyerek söz ufkumuzda bir yıldızı daha parlatıyor. Meşrebî-i Kalender’e ve tezkîresinde bize ondan bahseden Latîfî’ye Allah rahmet eylesin.


* Meşrebî-i Kalender ile Latîfî’nin verdiği bilgiler ve örnek beyit Latîfî Tezkîre’sinin Rıdvan Canım tarafından hazırlanan tenkîdli metni esas tutularak verilmiştir. Eserin künyesi şöyledir:

LATÎFÎ (2000), Tezkiretü’ş-Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Rıdvan CANIM, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Ankara.


** İlhan Ayverdi, Misalli Türkçe Sözlük. Tanım şu internet adresinden alınmıştır: http://www.kubbealtilugati.com/sonuclar.aspx?km=bur%C3%A7&mi=0

 

Fahri Kaplan
[email protected]

3
Mar

PAMUKTAN DİLEK / KIŞ’A DAİR

   Yazar: Gizem Ece Gönül   Kategori: Genel Güncel

İki bahar arasında kalıp da tuttuğu dileği bir türlü gerçek olmayan ya da gerçekleşip de bize çaktırmayan bir mevsimden çıktık yorgun argın; ama telaşsız, sakin “hoşça kal” dedik etekleri pamuk, saçları ıslak olan bu mevsime. Kimimiz bir parça kopardık eteklerinden, kimimiz daha elimize almadan korktuk bu çıngıraklı kumaştan. Oysa onun saçlarının kurutulmasına ve taranmasına ihtiyacı vardı.

Uzamıştı saçları, günlerin kısalıp gecelerin uzadığı gibi ve ıslanmıştı saçları gecelerin beyazlaması, gündüzlerin eriyen pamukların sularını barındırması gibi. Saçları eteklerine değil ama beline kadar varmıştı. Rüzgârda savruluyor ve yere çarptıkça daha da ıslanıyordu. Islandıkça kuruluğa özlemi artıyordu. Sımsıkı kapatıp ağzını, sıkı sıkıya sıkıp dişlerini bir şeyler mırıldanıyordu kendi içine doğru. Ancak duyulan tek şey ağabeyi rüzgârın bas sesi oluyordu. Biliyordu yine de sağının ve solunun onu yalnız bırakmayacağını ve daha şiddetli sessizlikte mırıldanıyordu aynı cümleleri. Elbet kuruyacaktı saçları, elbet taranacaktı ipek ellerde. Şen çocuk kahkahaları, kalın giysileri içinde yan yana duran insanlar ve hiçbir şeyin sağlayamadığı bu eşsiz pamuklarla seviyordu kendini; insanların “çok” diye andığı zarfla.

Gündüzün gecenin, gecenin de gündüzün evine gittiği bir günde sessizce sağına baktı: Kendisine öfkeler kusan, hırçın bir arkadaş hâtta “öndaş”. Sonra soluna baktı: Yeşil perdelerle yukarıda sarı bir daire. Devraldığı ve devredeceğine bakakaldı bir süre. Arada olmakla İkisinden de bir parça taşıyordu içinde. Bir de ikisine de benzemeyen bir pamuk tarlası, beline dayanmış ıslak saçları ve elinde tuttuğu iki dişli bir tarağı… Sımsıkı kapadı ağzını yine, sımsıkı mırıldandı yine. Ve ipek bir el taradı saçlarını sarı daireyle kurutarak. Sordu bu sahipsiz el: “Acaba ne dilemiştiniz kardan bahar?”
-Gelecek yıl biraz daha kuru, çok az daha ıslak; ama pamuktan saçlar.

28
Şub

Mecaz Köprüsü

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Bahaneydi bu rüzgâr/ Güneş, bal ve kehribar/ Bahaneydi bu buzdan kanat/ Erimezse kırılacak

Yıldırım Türker (1)                                                  

Şeyh Gâlib’in şu kıt’ası ile mecaz köprüsünden geçelim:

Eğer desem ki havalar açıldı geldi bahar

 Murâd odur ki benimle muhabbet eyledi yar

 Yâ söylesem ki çemen gonçelerle zeyn oldu

 Odur garaz ki tebessümle söyledi dil-dâr(2)

(Eğer: “Havalar açıldı, bahar geldi” desem bununla söylemeyi murâd ettiğim yârin benimle muhabbet eylediğidir. Bahçenin goncalarla süslendiğini söylesem bundan maksad gönül alan sevgilinin tebessüm ederek konuştuğudur.

     Bu dörtlük, şiirde maksad ifade edilirken bazı unsurların dolaylı olarak kullanılmasına işaret etmektedir. Bahar gibi, havanın açılması gibi, bahçenin goncayla süslenmesi gibi güzellikler de şâirin anlatmak istediği güzellik için bir bahanedir. Aslolan hakîkî (ilâhî) güzelliktir, mecâzî güzellik hakikî güzelliği aksettiren bir ayna olması yönüyle kıymetlidir. İsterseniz, bu mısraları mecâzî/beşerî aşkın ifadesi olarak da düşünebilirsiniz. O zaman bir mecaz, kendinden daha güzel bir ayna olan bir mecazı anlatmak için araç yapılmış olur. Gülün ma’şuk, bülbülün âşık, şarabın aşk için bir temsil olması gibi:

Sakın mey dirsem ey zâhid mey-i engûrı fehm itme

Hüner esrâr-ı ma’nâ anlamakdır lafz-ı muğlakdan(3)

(Bâkî)

(Ey zâhid, şarap dersem sakın üzüm şarabını anlama! Hüner örtülü sözden ma’nâ sırlarını anlamaktır.)

 

Şeyh Gâlib’in de pîri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, bir gazelinde ma’nâ olarak şöyle söylüyor:(4)

“Allah’ın lütfu, güzelliği şekilsiz olarak yüz gösterseydi, eğer o yarattığı bütün güzelliklerin, güzel gözlerin arkasına gizlenmeseydi, onun güzelliğine tahammül edebilir miydik? Bu sebepledir ki, peygamberler bize perdecilik ederler miydi, bize ötelerden bahs ederler miydi?”(5)

 

Bunun içindir ki pek çok şâir mecâzı hakikate bir köprü yapmış ve eşyadan esmâya, esmâdan müsemmaya gitmişlerdir.(6) Recâizâde Mahmud Ekrem de şöyle der:

“Bir kitâbullah-ı a’zâmdır ser-â-ser kâinât

Hangi harfini yoklasan ma’nâsı hep Allah çıkar.”

 

Söz bir bahane, eşya bahane… Anlatılanı okumak lâzım vesselâm.

 

Notlar ve atıflar:

(1)Sezen Aksu’nun söylediği bahane şarkısının sözlerinden.

(2)Şeyh Gâlib Dîvânı, Haz:Prof.Dr.Naci Okçu, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. s.595, Ankara 2011.

(3)Bâkî Dîvânı, Haz:Dr.Sabahattin Küçük, TDK Yayınları, s.327, Ankara 2011.

(4)Ma’nâ olarak, zira şiirin aslı Farsça’dır. Verilen tercüme, merhum Şefik Can’a aittir.

(5)Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr/Seçmeler, Hazırlayan: Şefik Can, Ötüken Neşriyat, cilt 1, s.88, İstanbul 2009

(6)Esmâ-Müsemmâ meselesini Prof.Dr.Süleyman Uludağ, şöyle hülâsâ eder: “Esmâ-Müsemmâ: İsim-İsimlendirilen. İsimden isimlendirilene gitmek, Allah’ın isimlerini zikrederek Allah’a ermektir.” Kaynak: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Prof.Dr.Süleyman Uludağ, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005.

 

Fahri Kaplan
[email protected]


Yazının ilk yayım yeri: Biga Doğuş BİGA, Ağustos 2014

7
Şub

Zâtî ve Latîf Bir Beyti

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Zâtî, klâsik Osmanlı şiirinin üstâdlarından… Nice şâire de üstâdlık etmiş bu pîr şâir, aynı zamanda en çok şiir yazan Osmanlı şâirlerinden biri, belki de en çok yazanıdır. Elbette maharet nicelikte değil niteliktedir. Bu hususta Zâtî’nin güzel beyitlerini okumuş bir okur, elbette onun nitelikli şiirleri olduğunu bilir. Zâten öyle olmasa kendi yaşlılık döneminde, Bâkî’nin de içinde bulunduğu genç şâirlere nasıl üstâdlık edebilirdi ki! Bu üstâd şâir, Balıkesirli Zâtî, insanı okuyunca hem hayrete düşüren hem tebessüm ettiren, incelikli mânâlara sahip, zevkle okunacak pek güzel beyitler kaleme almıştır ki en hoşlarından biri de budur:

Ayıtdı ol perî bir gün düşüne girüren bir şeb
Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyku
(Zâtî)

O perî (sevgili), bir gün : “Düşüne girerim/gireceğim” dedi. Sevincimden nice yıllar geçti, (hâlâ) uyku görmedim.

Aşk olsun şâir! Sevgili, bir gece rüyâsına gireceğini söylemiş; bu rüyânın heyecânı taşıyor âşık ama şu işteki cilveye bakın ki sevgilinin rüyasına gireceği sözünün sevinç ve heyecânından yıllar yılı gözü uyku görmüyor ki sevgiliyi rüyasında görebilsin. Böyle ince, mânâlı, nükteli, latifelî, heyret-bahş bir beyti söyleyen şâirin ruhuna rahmet! Allah rahmet eylesin beş asır öncesinin revnaklı kelimeler üstâdına.

Tags: , , , ,

30
Oca

Hazân Kuşu

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Kuşların şakıyışını,  hazânın sarı yapraklarının kırılgan sesini dinleye dinleye yürüdüm ve gezdim bahçeleri.

Hem kuşlar şakıyor hem de hazân olmasına alışık olmayabilirsiniz. Evet ben de alışık değilim bu imge ile kurgulanmış bir ifadeye. Kuş dediğin baharda şakır derseniz  kış kuşlarını hatırlayın derim. Kış kuşları vardır ama bahardaki gibi cıvıl cıvıl değil derseniz ben de bu metnin bir kurgu olduğunu o yüzden pür-realist bir tasvîre yazarı mahkûm etmeyi pek abes bulduğumu bu metnin yazarı olarak iletmek isterim.

Peki, nerede devamı mı diyorsunuz! Aslında çok söz ettim. Devamı olmadan da çok güzel bu cümle. O yüzden ben böylece tek cümlelik bir metin olsun istiyorum. O tek cümleyi tadına vara vara, tekrar tekrar okuyarak. Tefekkürle, hazla, hazanla… Tekrar gelsin öyleyse. Yani metni tekrar paylaşayım. Bu arada… Bütün bu söylediklerim, yani ilk cümleden sonra araya sıkıştırdıklarım metnin aslı değil -zîrâ asıl metin o cümleden ibarettir-  bu metin üzerine   yaptığım bazı izâhat veya türevi unsurlardan addolunsun lütfen. Ne diyordum, yeniden paylaşayım o tek cümlelik metni:

Kuşların şakıyışını,  hazânın sarı yapraklarının kırılgan sesini dinleye dinleye yürüdüm ve gezdim bahçeleri.

28
Oca

Yeniden

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

   YENİDEN*

Bir hoş beyt bırak yeniden coşar bu kubbe
Ses verdiğin tatlı sözlerle taşar bu kubbe

Gül olur mis kokar kül olur pervâne-misâl
Her mısra’da o şevki yine yaşar bu kubbe

Fahri Kaplan


*: Dil ve Edebiyat, sayı 81 (Eylül 2015), sayfa 12.

28
Oca

KÜÇÜK PRENS VE HAYAT

   Yazar: Mevlüt Karakaplan   Kategori: Genel Güncel

indir

İnsanın kendine taparcasına bireyselleştiği ve yapayalnız kaldığı modern zamanlarda,herkesle ve herşeyle olan bağlarımız zayıflarken insani münasebetlerimiz de eriyip tükeniyor hızlı bir şekilde. Kendi eliyle kendi kuyusunu kazan insanoğlunun bu gibi gidişatından rahatsız olan kafalar, hep aynı mantık etrafında dolaşıp hep aynı türküyü söylüyorlar. Bu problemlerden ötürü ”Öz ağzından kafa tasını kusacak” seviyede şiddetli sancılar çeken bu devasa dimağılar, saadeti toplumsal huzurda aramışlar tarih boyunca. Ve neticesinde tüm zamanlara ve insanlara hitap eden eşsiz eserler arz-ı endam edivermiş. Mesela Goethe, o muhteşem eseri’Faust’için; ‘hayatımın toplamı’ diye bahseder. Altmış yıl nasıl bir sabır ve psikolojiyle geçmişse artık; neticesinde insan olmanın derinliklerine bu denli inmeyi başarmış, başrmakla kalmamış belki daha da ötesine ulaşmış bu büyük adam.
İnsaniliği ve alemşumul olması itibariyle yüreğimize en çok dokunan eserlerden birisi de ‘Antoine de Saint’in ”Küçük Prens’idir. Her ne kadar küçüklere yazıldığı söylense de, 30’lu yaşlarımda kendisinden daha yeni yeni kıvılcımlar farkettiğim yapıtın; özellikle yetişkinlerce üzerinde düşüne düşüne okumaları gerektiğini düşünüyorum. Şiddettle tavsiye ediyorum.
2.Dünya Savaşı toplumu ve modern toplumlara yerinde eleştirilerde bulunuyor ‘de Saint’. Mesela sanatçılara, işadamlarına, muktedirlere, sarhoşalra ve daha başka karakterlere ancak bu kadar başarılı inebilir bir yazar. Böylesi fikir insanları sanki kadimden beri her hadiseye şahitlik etmişler ve gelmiş geçmiş bütün insanların her biriyle ayrı ayrı ahbaplık kurmuşlar da, her detaya bu kadar aşına olmuşlar sanki. O kadar içten, o kadar samimi ve o kadar yakından. Her insanın bir alem olduğunu söyler eskiler. Kendi alemine hakim olabilen bu fikir insanları, bütün alemlere nasıl vakıf olduklarını gösteriyorlar böylece.
Elbette kitabın her bölümü enfes. Ama yirmiyedi bölümden oluşan ve her bölümünde ayrı derinliklere inilen bu engin eserde en ilgimi çeken ve içimi okşayan kısmı ‘küçük prens’in bir ’tilki’ ile karşılaştığı kısım. Girişte de değindiğim dost olmak, bağımlı olmak, bağlanmak birilerine ya da birşeylere; vefa ve bağlılık göstermek mevzusuyla alakalı olan kısmı. Hikayade ‘küçük prens’ ile ’tilki’ arasında geçen diyalog şöyle:
-(…)
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu….
…‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”…
Sahip olduklarımızın her gün arttığı dünyamızda, bağ kurduklarımızın ve ’tilki’nin ifafesiyle evcilleştirdiklerimizin ne kadar da eksildiğinin farkında mıyız? Evet, ‘bağlanmak'; bebeğe, anneye, sevgiliye bağlanmak. Hayata, mesleğe, eğlenmeye, düşünmeye… Ne olduğunu bilmeden ve çok da önemsemeden, bağlanma nimetinin başlı başına ne de büyük bir lütuf olduğunu hissedince ‘Küçük Prens’ daha çok tesir ediyor, daha çok okşuyor yüreğimizi.
Bağlanılan her şeyin nazarımızda ki biricik ve nev-i şahsına münhasır olduğunu idrak ediyoruz ilkin. Ve sonra, biriciğimizi sakınalım derken herşeyi ondan sakınmaya başlıyoruz. Bir gün elimizden uçup gideceği için,bağlarımızı kuvvetlendirmişsek eğer, gitmek bağlandığımızı elimizden alabilmesine rağmen bağımızı daha da muhkemleştiriyor çoğu zaman. Bağlarımız ve bağlandıklarmız olmasaydı eğer yalnızlığımız daha da katmerleşecekti, dünya daha da yaşanılmaz hale gelecekti her birimize. Oysa ‘bağ kurmak’la; dost oluyoruz, paylaşıyoruz, özlüyoruz ve vefa duyuyoruz.
Lakin şu küçük dünyada, bağlandığı ve dolayısıyla sevdiği, hasret duyduğu, en önemlisi de paylaştığı birileri ya da birşeyleri olmayanlar nerden bilecekler ki ‘bağ kurma’yı nimet mertebesine çıkaran kıymetleri? Nerden bilecekler ki ne için sevinmeyi ne için ağlamayı? Bağlanmayı nerden bilecekler? Oysa hayatımıza giren her şeyle münasebettar olmuşuzdur artık. Hayatımızda değdiğimiz her şey, kişi yahut olayla bir bağımız olmuştur artık. Onlar artık vefa, paylaşım ve özlem hakeden konumdadır nezdimizde. Muhabbet ettiklerimiz, giyip eskittiklerimiz, kullandıklarımız, içinde yaşadıklarımız ve hatta yediğimiz çikolatanın kabı ve ya meyvenin kabuğuna varıncaya kadar. Tıpkı ‘Küçük Prens’ ve ’tilki’ arasında olduğu gibi, evcileşmemiz ya da evcilleştirmemiz gerekir aradaki bağları. Safları sık tutmak gerektir.

Mevlüt KARAKAPLAN

Not: http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar

21
Oca

İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

   Yazar: Mevlüt Karakaplan   Kategori: Genel Güncel

CTE8k1tWoAAtFpy       İNSANLIĞIMIZ AĞIR YARALI

 
Henüz bir buçuk yaşında. Bir bakışı, bir tebessümü, bir ahh edişi o kadar derinden ve o kadar etkileyici ki;  yeryüzündeki en anlamlı varlık sanki. Sanki gelmiş geçmiş en etkileyici ve en içten insan  oymuş  gibi. En maharetli sanatçıların sanatlarından daha tesirli bizim nazarımızda ses ve hareketleri.
 Küçük Levent Emir’imiz bu davranışlarıyla öyle çok şefkat celp ediyor ki; bütün insanlığın en mağduru, en merhamete layık olanı sanki. Sanki o ağlasa, beraberinde bütün bir insanlık ağlayacakmış gibi. Herhangi bir yerini azıcık acıtacak olsa, sanki tüm dünyanın bağrına hançer saplanmış da herkes Levent’in acısıyla acı duyuyormuş gibi geliyor bize. çünkü o kadar ‘ biricik’, o kadar içimizden bir parça, o kadar nazik ve o kadar nazenin…
Ebeveyni olarak gerçekten ‘melek kadar masum’ olduklarına biz de şahitlik ediyoruz, Levent Emir’in ve tüm çocukların. Çünkü her ne kadar şımarırsa şımarsın; bütün yaramazlıkları, vurup kırmaları, tüm olumsuzluklarıyla bizi çıldırtacağı yerde,  bu hareketleriyle daha çok değiyor yüreğimize sanki. Ağzımızla kızsak içimiz acıyor, gözlerimizi kısıp sinirli baksak yüreğimiz titriyor, gayr-i ihtiyari elimizi kaldıracak olsak dizlerimizin bağı çözülüyor, gözünden bir damla düşse içimizden ırmaklar çağlıyor… Evet, o bizim evladımız, o bizim ciğer paremiz, o bizim en zayıf ama bir o kadar da bizi biz yapan en önemli yanlarımızdan biri.
Ve işte ne zaman Levent Emir’i düşünsem, içimde sürekli yanan o ateşin kaynağı beliriveriyor gözlerimin önünde kare kare. İlkin, Levent’in bizim ciğerimiz olduğu kadar başkasının ciğeri olan o küçük kız çocuğu geçiyor hafızamdan. hepimizin ciğerini paramparça edercesine.  Ortadoğu’da savaşta annesini kaybetmiş bu çocuk,  yetimhanenin zeminine çizdiği anne resminin kucağına denk gelecek şekilde resmin üzerine iki büklüm uzanarak, en çok ihtiyacı olan şeyi,şefkat ihtiyacını, böyle bulmaya çalışırken düşünüyorum.  İçimdeki volkanlar kabarıyor ve kaynıyor…
Hemen akabinde domino taşı etkisi gibi bu resim diğer haberleri yıkıveriyor önüme. Suriye’li mülteci bir kız çocuğunun açlıktan ölmeden önce yazdığı mektubundaki dizeleri geliyor aklıma; bizi insanlığımızdan utandıracak o dizeler: ‘Ey Ölüm Meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyebileyim. Ben çok açım!’. hatırlayınca bu sözleri, içimde zaten kaynayan volkanlar çıldırıyor, patlamak üzere darmaduman olmanın bir yolunu arıyor…
Sonra hemen ‘Aylan’ bebek atlayıveriyor tüm gerçekliğiyle ortaya. Evet ‘Aylan’. Hani şu batmış mülteci botundan küçücük cesediyle kıyıya vuran ve tüm dünyanın içini ‘cızz” ettiren minik yavru. Hani şu cicilerini giyip de ”bayramına” bir türlü kavuşamayan yüzüstü uzanmış cansız melek. Hani şu kendisine üç-beş gün üzülmekle yetindiğimiz ve kendisini daha bir çok bebeğin ölmesiyle takip ettiği bedbaht coğrafyanın çocuğu. Hepimizin yavrusu kadar yavru, hepimizin kadar masum, hepimizinki kadar yaşaması gereken küçük yavrucaklar. Bu defa içimdeki deli volkanı tutamıyorum artık. Gerçek bir volkan gibi patlıyorum. Adeta lavları gözlerimden püskürürcesine akıveren bir volkan gibi. Lavlar göz yaşı olup dökülü veriyor gözlerimden sessizce. O günahsız bebelerin hepsi de Levent Emir oluveriyor. Levent Emir’imiz hepsinin suretinde temessül ediyor…
Maalesef görebildiklerimizin görmediklerimize nazaran çok daha vahim ve çok daha tahammül edilmez durumların olduğunu bile bile yine de hiç birşey olmamış gibi devam ediyoruz tüm eğlencelerimize. Afrika’da, Haiti’de, Uzak Doğuda, Mynmar’da ve daha bir çok yerde kim bilir niceleri yaşanıyordur.Kim bilir kaç çocuk açlıktan ölüyordur, kaçı donarak, ve kaç kişi boğularak ölüyordur.  Ama işte hayat yine de devam ediyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor çünkü.  Çünkü çaresizlik ve ölüm en çok başkasına yakışıyor. Bize yakışmıyor hiç. Yakıştıramıyoruz bunları bize, yakıştıramayız. Çünkü bizden çok uzak olduğunu sanıyoruz. Halbuki o kadar yakın ki bize; karın ve  soğuğun içimizi üşütecek kadar soğuk havaların yaşandığı bu mevsimde sıcacık ve huzurla oturduğumuz evlerimizin pencelerinden başımızı uzattığımızda; bu çaresizlik tablolarını, ya penceremizin hemen altında ya da evimizin hemen yanında görebilecek kadar yakınken yine de yakıştıramıyoruz bir gün o hale düşmeyi kendimize. Evet, hayat devam ediyor ve insanlığımız ağır yaralı vaziyette.
İşte yine Levent Emir benimle oynamak üzere bana doğru  koşarken, pencereden yere usul usul yere doğru süzülen kar taneleri ilişiyor gözüme. ‘ Hava ne de güzel.Levent Emir’i alıp kartopu oynamaya mı çıkarsam?’ diye düşünürken, birden  ‘Aylan’ bebek ve daha bir çoğu bir tellal gibi bağırıp duruyor tahayyülümde. bir oyana bir buyana dolaşıp çığlık atıyor  her biri.  Kolum kanadım kırılıyor. Kar hala yağmaya devam ediyor ve ben de şairin dediği gibi mırıldanıyorum kendi kendime; ‘ Ne zaman kar yağsa yoksulları, evsiz-barksızları, açları düşünürüm. Karın keyfini çıkaramadım, çıkaramam!!!’…
                                                                                                            Mevlüt KARAKAPLAN
Not:  http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar/927/nsanliimiz-air-yarali.html
19
Oca

Şiir Demi

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

ŞİİR DEMİ*

Şiirimi en lezîz duygularla demledim
Sonra serpildim teşne gönüllere damladım

Güzelden güzele gazelden gazele şevkle
Kudemânın şi’rini hürmetle selâmladım

Rûzda şeble şebde rûzla hem-demlik ‘arûzla
Hâlis şiiri mısra’ mısra’ yudumladım

Gönül medeniyetinin gölgesi altında
Aşk dedi şevk dedi huzûrla doldu her demim

Fahri Kaplan


*Dil ve Edebiyat, sayı 81 (Eylül 2015), sayfa 12.

18
Ara

Hazret-i Mevlânâ’ya Hasret

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

“Dinle neyden” muhabbet nağmesini…

Yâ Hazret-i Pîr, ey Monlâ-yı Rûm! Senin aşk ummanından bir damla içmek susuzluğuma bir çâre; bunu yine, yeniden duyuyorum. Kalbler ki ancak Allah’ı anmakla itminân bulur, huzûra kavuşur. Biz seni Allah için seviyoruz ey Hakk velîsî, ey yeşile bürünmüş, bembeyaz nurla bezenmiş gönül nağmesinin eşsiz mısralarını bir ney misâli gökkubbeye salmış âşıklar pîri Hazret! Şehvete düşen, vahşîleşen, behîmîlik arz eden muasır insanoğlu, senin o ruhâ hayatiyetini sunan rahmet yüklü, merhamet nefesi taşıyan, baştan ayağa aşk kesilmiş lâl ü güher sözlerine, nefeslerine hasret. Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Peygamber’in ayağının tozu olduğunu ifade eden yâ Hazret-i Monlâ! Senin nurlu yolunu ifade eden o yoldaki Hakk âşıklarından Muğlalı Şâhidî İbrahim Dede’nin (16. yy Muğla Mevlevîhanesi şeyhi) senin o peygamber izinde giden Allah aşkının şevkiyle aydın olan yolunu anlattığı gazelinden beyitlerle sana ve Hakk dostlarına olan muhabbetimizi tazelemek isteriz. Kabul olunması recâsıyla. Allah bizi Peygamber Efendimiz’in -sallallahu aleyhi ve sellem- meclisinde buluşan, enbiyâ ve onların yolundakilerle beraber haşr olan sâlih kullarından eylesin.

ŞÂHİDÎ İBRÂHİM DEDE’NİN “MEVLEVΔ REDİFLİ BİR GAZELİNDEN

Ka’betü’l-uşşâk olupdur hân-kâh-ı Mevlevî
Tâc-ı ‘izz ü ser-firâzîdür külâh-ı Mevlevî

Mevlevî dergâhı âşıkların Kâbesi olmaktadır. Mevlevî külâhı  izzet ve başı yüce olmanın (böyle mânevî bir değerin) tâcıdır.

Hazret-i Mollâ Celâlüddîn Hüdâvendigârdur
Pişvâ vü reh-nümâdur pâd-şâh-ı Mevlevî

Hazreti Molla Celâleddin Hüdâvendigâr, önder ve yol gösteren Mevlevî padişahıdır.

Bang-i nâyun âteşi dil-sûzdur iy Şâhidî
Gûş idüp eflâke irdi dûd-ı âh-ı Mevlevî

Ey Şâhidî, “ney”in sadâsının ateşi gönül yakıcıdır. Onu işitip Mevlevî(lerin) âhının dumanı feleklere erişti.


(Beyitlerin alındığı kaynak: AÇIK ÖNKAŞ, Doç.Dr. Nilgün, Mevlânâ Okyanusundan Muğlalı Şâhidî Denizine – Şâhidî Şiirleri ve Açıklamaları, Muğla Belediyesi Kültür Yayınları, 2013, sayfa 139.)

Fahri Kaplan

  [email protected]

5
Ara

Aşk Kıt’aları – IV

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Sanma aşk sırrı cânânın elâ gözünde gizli

Tâ ezelde söylediğin “belâ” sözünde gizli

Şekiller tariften âciz dil dönmez anlatmaya

Uçsuz bucaksız  ummândır insan özünde gizli

 

Fahri Kaplan, “Dil ve Edebiyat”, sayı 38, Şubat 2012.

[email protected]

1
Ara

Aşk Kıt’aları – III

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Pervâneyi kavuran mumlar yanmaz oldu

Rindler el çekti kimse aşkı anmaz oldu

Bir zaman hâlimize tercümândı sözler

Hoş sadâ gök kubbede yankılanmaz oldu

 

Fahri Kaplan, “Dil ve Edebiyat”, sayı 38, Şubat 2012.

[email protected]

29
Kas

Aşk Kıt’aları – II

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Sessizce köpüren ve taşan duygular

Ne sazın şevki ne neyin kederidir

“Aşk” denince bam teli değil titreyen

Şâirin gönlünün en ince yeridir

 

Fahri Kaplan, “Dil ve Edebiyat”, sayı 38, Şubat 2012.

[email protected]

28
Kas

Aşk Kıt’aları – I

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Aşk ile başlayalım söze ve söz bitsin aşkla

Cânsız söze rûhunu veren aşkdan başka nedir

O ele geçmez dışarıda arama boşuna

Aşk bir çiçek ve toprağı insanın kalbindedir

 

Fahri Kaplan, “Dil ve Edebiyat”, sayı 38, Şubat 2012.

[email protected]

21
Kas

Kadîm Şâirler Takımı (Tâifetü’ş-Şu’arâ-yı Kadîm)

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat, Spor

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

 

20151120_164616

MÜNÂCÂT VE HAMD:

Bu revnaklı yazıyı yazmak için gerekli sıhhat, iştiyâk, hitâbet ve kitâbeti bahş eden Cenâb-ı Zü’l-Celâl ve’l-Kemâl’e lâyıkıyla hamd bu âciz kulu aşacaktır; ben de hadsiz hamd ü senâ olsun der, Hazret-i Nebî’nin -sallallahu aleyhi ve sellem- şefaatini vesile yaparak münâcâtımın kabulunü dilenir, bu kadar yazının içinde her ne kadar hatalı ve münâsebetsiz söz veya sözler etti isem afvımı ol “Gafûr u Kerîm ü Rahîm” ilâhdan niyâz ederim.

SEBEB-İ TE’LÎF:

Ey kâri’! Senin basîret ve firâsetine elbet itimâdım gayet füzûndur. Lâkin bu 11in gelişi güzel seçilip dizildiğine dair erbâb-ı buğz u hasedin muhtemel ta’nına ma’rûz kalmamak içün kadîm şuarâmızdan bu 11 ismi niçün bu mevkîlere düşündüğümü îzâhda istifâde görüyorum. Ayrıca böyle bir anlatımın yârânın sînelerini safâ ile doldurup bu âciz müellife bir hayr duâya vesile olacağını ümîd ediyorum. Bir de buradaki bazı ma’lûmâtı vermekle; bu şiiri öğrenmeye heves eden ancak bunlar ders usulüyle telkîn edildiğinde sînesinden içerü bir türlü duhûl imkânı bulamayan zevk-perest, rehâvet-perver, erbâb-ı safâ, rind-meşreb ve ehl-i keyf kâri’lerime de bir fâide hâsıl olsun istedim. Mevlâ mahcûb etmeye.

DER-BEYÂN-I MEVÂKÎ’ vü SİTÂREGÂN-I TÂİFE-İ ŞUARÂ
(Şaîrler Takımının Mevkilerini ve Yıldızlarını Beyân İder)

KAL’ACI / KALECİ

ŞEYHÎ: Klâsik Türk şiiri, 13. ve 14. yüzyılda da güzel örnekler vermiştir ama 10. asrı-hicrî ya’nî 16. asr-ı Frengî’de olgun örneklerini verecek şiirin zemini 9.h./15.m. asırda hazırlanmıştır diyebiliriz. 9./15. yüzyılın öncü şahsiyetlerinin başında “şeyhü’ş-şu’arâ” Şeyhî gelir. Klâsik şiirin zeminini hazırlayan bu isim oyunu başlatmadaki mahareti ve uzun metinler olan mesnevideki istikrarlı çizgisi ile (kalecide uzun süreye yayılan istikrarlı ve sağlam performans önemlidir) kaleye geçmeyi hak ediyor.

MÜDAFAA / DEFANS:

Sağ Bekte NEF’Î: Futbolu yakından takib edenler bilirler ki beklerin (kanat defanslar) hem defansı hem de hücuma çıkışları iyi olmalıdır. Hicivlerinden çok iyi bildiğimiz üzere Nef’î yırtıcı karakteri ile rakibe aman vermeyecek bir defansif özelliğe sahiptir. Hücumu ise Sihâm-ı Kazâ eserinde görüleceği üzere ok gibi fırlama esasına dayanır ki böyle bir sür’atin bir bek oyuncusu için ne kadar önemli olduğu âşikârdır. Hücumun sağ kanadındaki Şeyh Gâlib Dede’ye bu yönüyle de çok yardımı olacaktır. Zaten Sebk-i Hindî tarzının ilk izleri Nef’î’nin incelikli hayallerinde ve ağdalı üslûbunda görüldüğünden bu tarzın zirve örneklerinden olan Şeyh Gâlib’e Nef’î’nin açtığı yolun katkısı olması bu tezimizi isbata yeter.

Sağ Stoper NÂBÎ: Stoperdeki oyuncunun tecrübesi ve sağlam duruşuyla takımına yol göstermesi ve güven vermesi beklenir. Hikemî tarzın üstâdı Nâbî’nin şiirleri hikmet ve yol göstericilik doludur. Ayrıca görmüş geçirmişliği ile büyük tecrübe sahibidir. “Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz” mısraı ona aittir. Bir stoperde aranan nitelikleri fazlasıyla hâizdir.

Sol Stoper AHMED PAŞA: Oyunu iyi kuran bir stoper her zaman makbuldür. Ahmed Paşa da Fars şâirleri tarafından asırlar boyu işlenen mazmunları Türk şiirine başarılı bir şekilde uyarlayarak 15. yüzyılda Anadolu sahasındaki Türkçe şiire epey genişlik getirmiş, tabir-i diğerle oyunu açmıştır. Ayrıca bir stoperden en az hata ile oynaması, hata yaparsa da takımı aleyhine bir sonuç doğmadan en kısa zamanda telâfî etmesi beklenir. Ahmed Paşa yaptığı bir hata sonucu padişah tarafından zindana gönderilince kısa sürede yazdığı meşhur “Kerem Kasîdesi” ile kendisini affettirmeyi bilmiş, padişâhın takdîrini kazanmıştır. Bu yönüyle de defans için gayet ehildir. “Kul hatâ etse afv-ı şehenşâh kanı / Tutalım iki elim kanda imiş kanı kerem”

Sol Bek NÂ’İLÎ: Sebk-i Hindî’nin bu büyük şâiri çeşitli mevkilerde görev yapabilecek derinlikli ve girift özelliklere sahiptir. Bu mevkideki ihtiyâcı da gözeterek sol beke aldık. Bu bekte hem hayal kuşunu avlayacak bir savunma özelliğine hem de kısa zamanda Kandehâr’e dek gidecek bir sür’ate sahiptir. “Ederse kand-i lebin hâtır-ı mezâka hutûr / Diyâr-ı Mısr’a değil Kandehâr’e dek gideriz”

SAHÂ-YI MERKEZÎ / ORTA SAHA:

Orta sahadaki üç isim Necâtî, Bâkî ve Şeyhülislâm Yahyâ Efendi birbirini takip eden dönemlerde pürüzsüz ve rindâne gazel tarzının harikulâde örneklerini vermiş şairlerdir. Bu yönüyle bibiriyle gayet uyumlu olmaları takımın orta sahadaki pas alışverişi ve anlaşmasına olumlu yansıyıp takım rûhunu diri tutacaktır.

Sağ Defansif Orta Saha ŞEYHÜLİSLÂM YAHYÂ EFENDİ: Son derece kıymetli bir âlim olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi hem bilgisiyle, hem rahat ve külfetsiz tarzıyla oyunu karmaşık hâle getirmeden pas trafiğini sağlayabilecek hem de top rakipteyken başkalarının dîvâne demesine aldırmadan rakibi zorlayan coşkulu bir baskı (pres) yapabilecek nitelikler taşıdığından bu mevki için gâyet uygundur. “Sun sâgarı sâkî bana mestâne disünler / Uslanmadı gitdi gör o dîvâne disünler”

Sol Defansif Orta Saha NECÂTÎ BEG: Necâtî Bey, kusursuz ve külfetten uzak tarzıyla, şiirinde kusurları en aza indirip hatasız oynayışıyla bu mevkide başarıyla görev yapabilecektir. Sahada “döne döne” basmadık yer bırakmayıp rakibin oyununu bozabilecektir. “Çıkalı âhım şereri göklere döne döne / Yandı kandîl-i sipihrün cigeri döne döne”

Oyun Kurucu (10 Numara) BÂKÎ: Kendisinin “Sultânü’ş-Şu’arâ” unvânına lâyık bir üstâd oluşu takımın beyni olma ve oyun kurma görevini niçin bu büyük şâirin aldığını açıklamaya yeter sanırım. Gazel ve kasîdedeki kusursuz tarzıyla takımı bir maestro gibi yönetebilecek, çok etkili özelliklere sahip ileri üçlüyü de (Gâlib-Fuzûlî-Nedîm) atacağı kusursuz paslarla besleyebilecek hârika bir oyun kurucudur. Nasıl ki Anadolu şâirlerine kâmil mânâda “gazel” tarzını öğretmiştir, bu takıma da mükemmel oyunu gösterecektir: “Meddâh olalı çeşm-i gazalânına Bâkî / Öğrendi gazel tarzını Rûm’un şu’arâsı”

HÜCÛM / FORVET:

Sağ Açıkta ŞEYH GÂLİB: Sebk-i Hindî’nin zarif şâiri, büyük şiirin tekrara düştüğü demde kuğunun o eşsiz şarkısını söyleyerek bir şiire yeniden hayat aşısı yapmış Galata Mevlevîhanesi’nin zarif şeyhi oyununun derinlikli yapısı, ateş denizinde mumdan gemiler yürütmeyi göze alıp zor zamanlarda sahneye çıkarak oyunu çevirecek, takımını hedefe ulaştırabilecek tarzı ile hücûm bölgesinin ve Osmanlı şiirinin nâdide sîmâlarından. Şöyle böyle bir oyun oynadığını zannetme, böyle bir oyun herkesin harcı olmasa da o her tâlibi bu meydana davet etmektedir. “Zannetme ki şöyle böyle bir söz / Gel sen dahî söyle böyle bir söz.”

Sol Açıkta NEDÎM: Bu şen şakrak, bu yerinde durmayan, hareketli, kıvrak şâir sözü etkili söyleyip gediğine koyuşu, iş bitiriciliği ile bu mevki için ideal bir isim. Rengîn ve zengin oyun tarzı ve harika tekniği ile bu mevkide Neymar’ı dahi kesebilecek bir isim. Hem de diğer açıktaki Şeyh Gâlible çok farklı tarzları ile birbirini tamamlayacak bu şâirler, takımın hücûm bölgesine çok büyük katkı yapacaklardır. Nedîm-i şeydâ, rakîblerinin aklına hayâline gelmeyecek kaçamaklarla gol yollarına rahatlıkla sızabilecektir. “Ey şûh Nedîmâ ile bir seyrin işittik / Tenhâca varup Göksu’ya işret var içinde”

Santrafor FUZÛLÎ: Türk şiirinin zirve isimlerinden Fuzûlî, yıldız oyunculara yaraşır bu mevki için adeta biçilmiş bir kaftandır. Yakaladığı güzel bir mazmunu başarıyla ve çarpıcı bir şekilde şiirinde dile getirmesi, söz oyunlarındaki hayran bırakan meziyeti onun ne kadar fırsatçı ve neticeye etkili bir şekilde gidebilecek bir golcü olduğunu göstermeye yeter. Ayrıca yalnızlığın ızdırâbını çok iyi dile getirmiş bu şâir, ileri uçta elbette yalnız oynayacaktır. Böyle bir golcünüz varsa çift değil, tek santraforla oynamalısınız. Zîrâ o Mecnunla bile eşit seviyede ve yanyana oynamayı kabul etmez, yalnızlığın zirvesindedir, yalnızlıkla şiriini (oyununu) beslemektedir. Bunlara da şâhid olarak şu iki beyt kâfîdir: 1. “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var / Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var.” 2. “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne çalar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.

‘ÖZR EZ-ŞU’ARÂ-YI DÎGER (Diğer Şâirlerden Özür):

Bu kadroya almadığım ama her biri burada yer almaya lâyık şuarânın sayısıyı gayet füzûndur. Pek çok şâire gönüllü hâcelik etmiş Zâtî, ilk dönemlerin renkli şâiri Ahmed-i Dâî, hayal içre hayâlle şiirine reng ü fer vermiş Hayâlî, yazdığı şiir nev’inin kâmil mümessillerinden Nev’î, onun hayırlı oğlu hamse (5 mesnevî) sahibi Nev’izâde Atâyî, Edirne Mevlevîhanesi şeyhi ve derin mi derin güzel mi güzel beyit ve gazellerin şâiri Neşâtî, Kanûnî devrinin yiğit ve has şâirlerinden Taşlıcalı Yahya Bey, tezkire müellifi şâirler Latîfî, Âşık Çelebî, Hasan Çelebî, Ahdî, Riyâzî, Sâlim Safâyî, Esrar Dede, Güftî, yüksek lisans tezimde eseri ile tanışıp kaynaştığım ve Işk-nâmesi’nden feyz-yâb olduğum şâir Mehmed, şu’arâ-yı nisvândan hem müennesâne zarâfet ve inceliğe hem merdâne bir edâya sahip Zeynep Hanım, Mihrî Hâtun, Fıtnat ve Şeref Hanımlar vd., Bursa’daki güzel dört yılımdan ötürü bir çeşit hem-şehrîleri sayılma şerefini ümîd ettiğim Mevlîd Sahibi Süleymân Çelebî Hazretleri ve el’ân yeterince kıraat edemediğim kıymetli şiirler ve mesnevîler yazmış Burûsalı Lâmi’î Çelebî, altı yıldan efzûn ikâmet eylediğim Muğla’nın mânevî pîri Hazret-i Şâhidî-i Mevlevî vü Muğlavî, elyevm (bugün) bağlı bulunduğumuz vilâyet aynı oldıgından hem-şehrî add idilir isem şeref-yâb olacağım Yazıcızâde Ahmed ve Mehmed kardeşler (kuddise sırrahümâ) ile Gelibolılı ‘Âlî ve elbette her zaman ma’nevî feyizlerinden istifâde taleb ettiğimiz, sonda anışımızın ekâbirin meclise sonda gelişine te’vîl olunmasını murâd ettiğimiz şuarâ-yı meşâyıh ve ulemâ-yı fazîlet-meâb ve selâtîn-i devlet-i âl-i Osmân (aleyhimü’r-rahmet-i ve’l-gufrân) ve dahî ismini anamadığım pek çok kıymetli üstâddan afvımı istirhâm ediyor, her birine Cenâb-ı Erhamü’r-râhimînden afv ü mağfiret ve rahmet diliyorum.

HÂTİME ve ÂHİR DU’Â

Bu nükte dolu (pür-nükât) ve zevk-engîz yazının hitâmına gelmiş bulunuyoruz. Mevlâ burada adını andığımız ve anmadığımız bütün kadîm şu’arâmıza rahmet eyleye. Bizlere rûz-ı haşrde sâlih kulları ile bereber hep birlikte olmayı nasîb eyleye. Allah, bu yazıyı okuyanlardan ve yazandan, küçük büyük katkısı olandan râzı ola; günahlarını afv eyleye. “İrişmek isterdi hân-ı vasfına lîkin / Hemân nasîb-i Cem âhir du’â imiş ey dost” (Cem Sultan).

Kaynakça yerine:

Bu yazıda isti’mâl ettiğim (kullandığım) daha önce az çok okumuşluğum olan beyitleri envâi (çeşitli) file-i umûmî (genel ağ/ internet) sitesinden almış bulunuyorum. Her birine teşekkür ederim. Ayrıca bu yazıyı yazacak edebî ma’lûmât ve zevke erişmemde katkısı bulunan herkese teşekkür ederim. Lehü’l-hamdü ve’l-minneh.

Müellifi: Fahrî-i pür-kusûr (İsm-ı resmîsi ile: Fahri Kaplan).   [email protected]

 

 

18
Kas

Sonsuz Deryâyı Ara Bul

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Taşlıcalı Yahya Bey, ilim ehli olgun kişileri bulmanın, onlarla olmanın önemini vurgulayan bir beytinde şöyle diyor:

Ara bul deryâ-yı bî-pâyânı mânend-i Fırat

İttihâd eyle yüri bir âlim ü dânâ ile (1)

“Fırat Nehri’nin yaptığı gibi sonsuz denizi ara bul, yürü bir âlim ve ârif kimse ile birleş.”

İlim ve irfân ehli bir kişiyi bulmak… Zor olsa da öyle kişilerin yazdığı eserleri okumak. Ham kişiyi pişirir, olgunlaştırır, gönlünü gül bahçesine çevirir. Bir ârifin hoş kelâmı, bir âlimin hakikat ve marifet içeren nükte dolu sözü nice müşkülleri çözer, insanın içine ne inciler serper, onu nasıl bir huzûr iklimine erdirir. Rabbim kimseyi bu tür güzelliklerden mahrûm etmeye, ayırmaya!


(1) Beytin alındığı kaynak: Mehmed Çavuşoğlu, Yahya Bey ve Dîvânından Örnekler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, Haziran 1983,  Ankara.

 

Fahri Kaplan

[email protected]

9
Kas

“HAKK’IN DÎVÂNINA VARINCA”

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

       Geçen yazıda İbn Kemal Efendi (Kemalpaşazâde) ile Ebussuud Efendi’nin Osmanlı şeyhülislâmlarının ilmî yönüyle en öne çıkanlarından olduğunu söylemiş, bu iki şeyhülislâmın şiirler de yazdığını belirtmiş, ardından da İbn Kemal Efendi’nin bir şiirine temas etmiştik. Bu hafta ise Ebussuud Efendi’den şiir örneği sunmak istiyorum. Elbette bu zatların şâirliğiyle değil âlimliğiyle öne çıkan kimseler olduğunu tekrar kaydetmek gerek. Bununla birlikte güzel şiirler de kaleme almışlardır.

            Ebussuud Efendi, 1490’da İskilip’te (Çorum) dünyaya gelmiştir. Osmanlı’nın ondördüncü şeyhülislâmıdır. Asıl ismi Mehmed İmadî’dir. 1545’de şeyhülislam olan Ebussuud Efendi 25 Ağustos 1574’te vefat eder. En önemli eseri Arapça yazdığı Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri olan Ebussuuud Efendi’nin fetvaları ve Duâ-nâme’si diğer eserlerindendir. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmıştır.(1)

            Ebussuud Efendi’nin:

            Yine bir sevdâ-zede-i zülf-i siyeh-kâr oldum

            Yine bir olmayacak derde giriftâr oldum (2)

gibi âşıkâne şiirlerinin yanında:

            Hâb-ı gafletten uyan fehm it cihânun hâlini

            Ey zamâne devlet ü ikbâline mağrur olan (3)

            (Ey şimdiki baht ve saadetiyle gururlanan kişi, gaflet uykusundan uyan da cihanın hâlini [fânî olduğunu] anla!)

beytindeki gibi  nasihat ve hikmetin etkili bir edâ ile dile getirildiği şiirleri de vardır.

            Son olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın ona sorduğu meşhur karınca fetvasını nakl edelim:

             Kanun Sultan Süleyman Han’ın Ebussuud Efendi ile hem bir dostluğu vardı hem de onun ilmî yönüne değer verirdi. Padişah, Topkapı sarayında sevdiği meyve ağaçlarını saran karıncaları öldürmenin câiz olup olmadığını şu beyt ile Şeyhülislâm’dan sual eder:

            Dırahta ger ziyân etse karınca

            Zarârı var mıdır anı kırınca

             (Karınca ağaca ziyan etse onu öldürmenin zararı var mıdır.)

            Ebussuud Efendi de, padişahın bu sualine bir beytle pek veciz bir cevap verir:

            Yarın Hakk’ın dîvânına varınca

            Süleyman’dan hakkın alır karınca (4)

            Cihan Devleti’nin padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman Han’ın karıncanın hakkını gözetme hususunda gösterdiği hassasiyet bir yanda, ona adımını doğru atması konusunda âlim bir zatın hakkı söylemedeki inceliği diğer yanda… Onlar ne hâldeydi, bizler ne hâldeyiz. Bir daha muhasebe etmekte fayda var.

Notlar:

(1) Ebussuud Efendi ile ilgili bilgiler esas olarak şu kaynaktan alınmıştır: Şeyhülislâm Şairler, Ali Fuat Bilkan – Yusuf Çetindağ, Hece Yayınları, Ankara, Nisan 2006.

(2) Aynı eser, s.66.

(3) Aynı eser, s.77.

(4) Hadisenin anlatılışında şu linkteki bilgilerden de yararlanılmıştır: http://www.diyanetdergisi.com/diyanet-dergisi-143/konu-967.html


Fahri Kaplan, Biga Doğuş BİGA, Kasım/Aralık (?) 2014

[email protected]

Tags: , ,

31
Eki

“KİMSENİN HAKKI KİMSEDE KALMAZ”

   Yazar: Fahri Kaplan   Kategori: Edebiyat

Osmanlı şeyhülislâmlarının en bilinenleri İbn Kemal (Kemal Paşazâde Ahmed Şemsüddin Efendi) ve Ebussuud Efendi olsa gerektir. Bu iki büyük âlim, ilim ve faziletleriyle öne çıkmış kimselerdir. İbn Kemal Hazretleri Kanuni döneminde (1526-1534 arasında); Ebussuud Efendi ise  Kanunî ve II. Selim dönemlerinde  (1545-1574 arasında) şeyhülislâmlık yapmışlardır. (1)

İbn Kemal’in atının bastığı yerdeki çamur, Yavuz Sultan Selim Han’ın kaftanına sıçrayınca  padişah, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamurun kendisi için şeref olduğunu söylemiş ve bu çamurlu kaftanın kabrinin üzerine örtülmesini vasiyet etmiştir. Böylece Yavuz Sultan Selim Han büyük bir tevazu örneği gösterdiği gibi, ilme ve âlime verdiği değeri de ortaya koymuştur.
Çeşitli sahalarda ilmî eserler veren İbn Kemal,  aynı zamanda şiirler de kaleme almıştır. İbn Kemâl Hazretleri’nin bende en çok yer eden şiirlerinden biri olan şu dörtlüğü, adaletli olma ve zulümden sakınma hususunda ders niteliğinde bir öğüttür:

Kimseye zulm iden dime sakın
Devletine dayanma dünyânın
Kimsenün hakkı kimsede kalmaz
Müntekım’dir bir adı Mevlâ’nın (2)

Dünyada kendisine imtihan olarak verilen fânî güç ve imkânları başkalarına eziyet vesilesi yapan kişi elbette bu imtihân içinde hüsrandadır. O yüzden böyle kimselere müdahale etmek veya onları uyarmak, gücü yeten kimselerin gücü nisbetinde görevidir. (Elbette, gücü yetmeyen de en azından kalben zulme karşı tavır koymalıdır ki hadis-i şerifte münker karşısında böyle bir tavrın imanın en zayıf noktası olduğu ifade buyuruluyor. Demek ki bundan aşağısı bir mü’min için düşünülemez.) Bir âlim olarak İbn Kemal Hazretleri de zulm eden ve zulme meyleden kimseleri bu veciz kıt’a ile uyarıyor ve Allah’ın güzel isimlerinden birinin “el-Muntekım”  olduğuna dikkat çekiyor. “el-Müntekım , intikam alan, suçluları gerektiği gibi cezalandıran, cezayı da adaleti ile veren, haksızlık etmeyen demektir.” (http://www.esmaulhusna.net/el-muntekim.html)
Bu güzel ve ibretli kıta, aslında  herkesi bir nefis muhasebesine davet ediyor. Bu noktada insan nefsine güvenmemeli, onun şerrinden Allah’a sığınmalıdır. Dünyadaki saadet ve güç geçicidir; insana imtihan için verilmiştir. Bununla gururlanmamalı, aksine bunu iyilik yapma fırsatı olarak değerlendirmelidir. Yoksa, Allah muhafaza, elde edilen imkân kişiyi gururlanmaya, kendini başkalarından üstün görmeye ve hak hukuk tanımamaya götürüyorsa bu kişi, kaybetmenin eşiğinde bir zâlim hâline gelmiştir.  Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah ona mühlet vermekte, hâlini düzeltmesi için fırsat sunmaktadır. Lâkin yine de ıslah olmayıp zulmünde ısrar üstüne ısrarla ileri giden zalimlerin iflah olmadığı, (meselenin uhrevî yönü ayrıca olmak üzere) cezalarını daha dünyada buldukları, başta Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssalarda olmak üzere, pek çok tarihî hâdisede müşahade edilmektedir.  Allah, hepimizi böyle kötü akıbetten korusun. Zulmetmekten de zulme uğramaktan da Allah’a sığınıyoruz.
Ebussuud Efendi de, İbn Kemal kadar olmasa da, şiir yazan bir âlimdir. Padişahın kendisine sorduğu suale verdiği nükte ve ibret dolu bir beyti ise inşaallah bir sonraki yazımıza mevzu edinelim.

Atıflar:
(1) Şeyhülislam Şairler, Ali Fuat Bilkan, Yusuf Çetindağ, Hece Yayınları, 2006.
(2) Şeyhülislam Kemalpaşazade, M.A.Yekta Saraç, Şule Yayınları (arka kapaktaki şiir)

Fahri Kaplan , Biga Doğuş BİGA, Ekim/Kasım (?) 2014
[email protected]